20 Mayıs 2013 Pazartesi

Gençlikçilik



ya da

Gençliğin en büyük
düşmanı gençlikçilik

Bunu ben demiyorum, Fransız aydını Régis Debray diyor.

İlginç ve aykırı bir tiptir. ‘Che’ Guevera’nın Bolivya’dan silah arkadaşıdır mesela.

Debray yeni çıkan Le Bel âge (‘Güzel yaş’ yani ‘Gençlik’) isimli kitabında ‘gençlik kültü kaçınılmaz mıdır?’ diye sorguluyor:

Günümüzde bedenen ve ruhen genç kalmak, en azından genç görünmek, olmazsa olmaz bir şart, diyor. Gençler gibi yapmak kaçınılmaz. Hepimizden beklenen bu. Buna ayak uydurabilmek için ‘çok-kısa-vâde baskısı’na boyun eğmek gerek:

140 vuruşluk tweet formatına girmek, Savaş ve Barış’ın 5 dakikalık özetiyle yetinmek, meramını 30 saniyede asgari kelimeyle anlatmak; yani sörf yapmak, üstünden akıp gitmek, şöyle bir temas etmek, dokunup geçmek, derinine inmeden ‘gibi yapmakla’ yetinmek, her şeye ama sadece anlık ilgi duyabildiğimiz için kalıcı bir şeyle yahut bir şeyle kalıcı şekilde ilgilenmemek…

Gençler için tasarlanmış bu hight tech dünyaya ayak uydurmak gerekçesiyle, artık uzun soluklu hiçbir proje yapamıyoruz” diyor Debray.

Sözcüklerin yani sözün piç edilmesini, ‘yeni olsun da çamurdan olsun’ felsefesini tiye alarak ve provokatif kişiliğine sadık kalarak, herkese ters geleceğini bile bile ‘Gençlikçilik bugün gençlerin bir numaralı düşmanıdır’ diyor. Ve gençlikciliğin, ırkcılık gibi, antisemitizm şiddetle savaşılması gereken bir tehlike olduğunu iddia ediyor.

Yoksa?

Yoksa, zamanı ve mekanı ele geçirmek üzere tasarlanmış teknolojilerin esiri olarak, ‘hemen-şimdi baskısı, stres, kararsızlık ve yüzeyselliğe mahkûm olacağız’ diyor.

Peki Régis, Çto dielat? (1) Yani ne yapmalıyız ?

Pişmanlık tuzağına düşmeden nostaljik davranmalıyız. ‘Trenden atılmak için hiçbir fırsatı kaçırmamalıyız’ diyor Debray. Yani bize empoze edilen dünyaya bir kez daha kafa tutup yeni bir maceraya atılmalıyız.

Hasılı bizi ‘Ya genç kal ya öl!’ diye formatlayan dünyanın yüzüne ‘Kimin genç olduğuna sen karar veremezsin’ diye haykırmalıyız.

Şairin dediğini unutmayın:

Ve genç insanların gözlerinde alevi görürsünüz / Ama eskilerin gözlerinde görülen ışıktır!” (2)

(1) Ne yapmalı? Lenin’in 1902 tarihli bir kitabıdır. Lenin, Nikolay Çerniçevski’nin 1862 tarihli ve aynı isimli kitabından esinlenmiştir.
(2) Victor Hugo’nun bu dizelerini en sadık okurlarımdan Mehmet Fuat Akev üstadıma ithaf ediyorum.)


13 Mayıs 2013 Pazartesi

Dağa mı çıkalım?


Bugün, Hürriyet İK’da Hayriye Mengüç’ün hazırladığı kapak haberi ‘işitme ve konuşma engelli çalışanlar’ daha doğrusu ‘çalışamayanlar  - çalıştırılmayanlar - adam gibi çalıştırılmayanlar’ ile ilgili.

Habere yorum katamazsınız, onun için burada ben söyleyeyim: 

Bir memlekette, devlet devlet midir, toplum medeni midir, insanlar insan mıdır; yaşlılarına, engellilerine, kimsesizlerine muamelesine bakarak notunuzu verebilirsiniz.

Bizde bu açıdan devlet zavallı ama suçlu, toplum saygısız ve ilkeldir. 

Bir istatistik kurumumuz bile olmadığı için, Türkiye’de engelli sayısını bilen yok. 

Yıllar önce, Hürriyet’in Okullarımız Yıkılmasın kampanyası sırasında, Milli Eğitim Bakanlığı’na ‘Türkiye’de kaç yatılı bölge ilköğretim okulu ve pansiyonlu ilköğretim okulu var?’ diye sormuştuk. MEB’den bir türlü cevap gelmedi, sebebini merak ettik: ‘81 ilin valisine, ilinizde kaç YİBO ve PİO var, diye yazıyla sorduk, sonuçları bekliyoruz’ dediler. Yani bakanlık kaç okulu olduğunundan bihaberdi. Sayıları 8 ile 10 milyon arasında tahmin edilen engellileri kim sayacak?

*

Türkiye’de ‘sağlıklı vatandaş’ olmak bile eziyettir. Değil engelli, hele hele ‘devletin ilgisine muhtaç’ bir engelli olmak. 

Bir ‘çıkmaz durum’ söz konusu:

Aile içi evlilikler, sağlıksız gebelik ve doğum, cehalet vb sebeplerle, fakir ve eğitimsiz ailelerde engelli çocuk sayısı yüksek. 

Bu çocuklar sağlık hizmetlerine erişemedikleri için (ve Türkiye’de zaten yeterli altyapı da olmadığı için) tedavi ve iyileşme şansları sınırlı.

Aynı çocuklar, hem fakir hem engelli oldukları için, yeterli eğitim alamıyorlar ve zaten engelliler için gerekli eğitim altyapısı da yok). 

Hem eğitimsiz hem engelli oldukları için adam gibi bir iş bulamıyorlar. 

Hem engelli hem işsiz oldukları için (yahut da marjinal işlerle yetindikleri için) başkalarına muhtaç  oluyorlar…

Türkiye Cumhuriyeti Devleti engelliler konusunda da ‘demokrasi ve insan hakları suçu’ işlemekte.

*

Resmî Sweden.se sitesinin verilerine göre, 9,5 milyon nüfuslu İsveç’te 2 milyona yakın engelli yaşıyor. Yani 5 kişiden biri. 

Demek ki İsveç devleti en küçük bir engeli bile engel olarak kabul ediyor. Ve engellilere tanınan hak ve imkanlardan yayarlandırıyor. 

İsveç’te artık mesele engellilerin sosyal güvenlikten yararlanmasını ve engellilere maddi yardımı çoktan aşmış. (Mesela evinde yaşam şartlarını düzeltmek isteyen, ne bileyim elektrikli asansör, sensörlü kapı koydurmak, eşiklere eğim yaptırmak vs için engellilere iyi şartlarda kredi sağlayan yasa… 1959’da yürürlüğü girmiş İsveç’te) 

İsveç devleti artık konuya ‘insan hakları ve demokrasi’ açısından bakıyor:

Engellilerin, engelsiz ve sağlıklı vatandaşlarla aynı şartlarda yaşamasını temin etmek, İsveç Devleti’nin ve İsveç toplumunun görevidir.

*

Türkiye’de engellilerin böyle bir talebi yok, taleplerinde bu kadar ileri gitmeyi göz(!)leri yemez. 

Demokrasi ve insan hakları lafını ağızlarına alırlarsa eğer, alimallah polisin dur demeden biber gazı ve tazyikli suyla saldırması, savcıların durumdan vazife çıkarması, başbakanın işi analarını alıp gitmelerine vardırması olasılığı yüksektir.

Türkiye’de Kürt vardır’ diyebilmek ve temel hak ve özgürlüklerden söz etmek için PKK terörü, 30 yıllık içsavaş, on binlerce ölü gerekti.

Türkiye’de engelliler vardır’ dedirtmek ve haklarını istemek için, dağa mı çıkalım yani?


Not: Laf ebeliğinden, engellilere şirketlerde reva görülen muameleye yer kalmadı. Yoksa ancak kanun zoruyla engelli istihdam eden, o da sadece marjinal işleri layık gören; ‘görüntüyü bozmasın’ diye engellileri gözlerden uzak tutan şirketlerin terbiyesizliğinden söz etmeyi de isterdim.


Hürriyet-İK,12.05.2013





5 Mayıs 2013 Pazar

Oldu olacak...

Candan Erçetin, seyircisine saygısından, anacığının acısıyla sahneye çıktı. Sanat bunu gerektirir, perde açılmalı, şov devam etmeli. Ben sanatçı değil gazeteciyim. 1 Mayıs’ta ortaya çıkan manzarayı burada yazmadıktan sonra, felsefeydi, sosyolojiydi, insan kaynaklarıydı, çalışanın sorunları, yönetim meseleleri, hepsi birden boş ve anlamsız geldi. (*) Oldu olacak...


 
 
Seksek
Randevu saatini beklerken, yolları çiçeklendirmek niyetiyle koyulan ama kuru otların yanında sigara izmariti, çiklet kağıdı, yırtılmış biletlere çöp kutusu vazifesi gören beton saksılardan birine oturdum, gazete okuyacağım.
Nişantaşı’nın dar yollarına park etmiş araçlarla apartman girişleri arasına sıkışmış daracık ve basamaklı eğri büğrü kaldırımda, ikisi kız ikisi erkek, dört küçük çocuk oynuyor. Onları seyretmek daha keyifli.
Dar alanda seksek oynuyorlar. Belli ki bir kamplaşma söz konusu. Sarı saçları ensesinde örgülü kızla ablalık ettiği küçük çipil oğlan, kardeş olmalı. Diğer ikisine karşı savunmadalar. Kılık kıyafetlerine bakıyorum, sorun sosyal sınıf farkı galiba. Bu ikisi kapıcı çocuğu olmalı. Berikiler bir terbiyesizlik etmiyorlar, ama örgülü abla alıngan. Belki de farkın sadece o farkında. Hırçın.
İki taraf da gerginlikten rahatsız, ama oyunu bozmak istemiyorlar. Seksek devam etsin diye, diğerleri tavize hazır, abla da bunu kullanıyor, mızıkçılık yapıyor sürekli.
- Bastın, çizgiye bastın!
- Basmadım işte!..
- Bastın! Bastı di’mi Gözde?
- Bastın işte, mızıkçı...
- Basmadım diyom işte, kak lan Osman oynamâyalım bunlâlan...
- Tamam tamam basmadın, şaka yaptım.
Gözde, seksek sırası ona geldiğinde, eteklerini iki ucundan tutup havaya kaldırıyor. Hanım hanımcık.
Adını bilmediğim diğerinin, yani ablanın üzerinde hâlâ önlüğü var, altında siyah bir efoşman. Çıplak ayağına geçirdiği yeşil plastikten terliklerle sekiyor. Bordolu kırmızılı, kolları ve boğazına kadar düğmelenmiş yün gömleğin üzerine bir de çağla yeşili yelek giydirmiş Osman’a annesi, kendi örmüş. Blucini kıçında durmuyor. Ya burnunu siliyor elinin tersiyle, ya da, iki eliyle, kıçını da şöyle sağ sol kıvırarak, düşen pontolunu çekiyor. Beyaza yakın sarı, kaşı gözü görünmüyor Çipil Osman’ın. İncecik bir sesi var, kulakları tırmalayacak kadar tiz. Heyecandan bağırdığı için söylediği anlaşılmıyor, ama ablasıyla anlaşıyorlar...
Randevu saatim geldi. Kalkmak istemiyorum.
Çantadan bir kutu çiklet bulup çıkarıyorum, kutuyu sallayınca sesine bakıyorlar. Açıp uzatıyorum. Drajeler kan kırmızısı. Cazip.
Osman’la ablası belli ki alışıklar sokağa, yeme geliyorlar hemen. Diğerleri tedbirli, tembihli belli. Oğlan yaşça büyük kıza bakıyor, kız Çağla Apartmanı’nın birinci kat penceresine. İzin alacak ama kimse yok camda. Osman bir tane çiklet alıyor, daha doğrusu alacak, ama gözleri bende olduğu için drajeyi yakalayamıyor bir türlü. Küçük işaret parmağı yılan başı gibi aranıyor kutunun içinde. Bir tane yakalıyor sonunda, ablasına veriyor ilk tuttuğunu, bağlılığını, teslimiyetini belli ediyor. Abla çikleti ağzına atarken göz ucuyla diğer kıza bakıyor, gördü mü manzarayı diye.
- Çocuklar, siz de birer tane alın bakalım.
Küçüğü hamle edince, büyüğü, kız olanı, dayanamıyor artık. Birer tane çiklet de onlar alıyor.
Serdar Amcalığım tutuyor, bir şey diyeceğim sohbeti açmak için, ama konu bulamıyorum:
- Sonra yere atmayın çikleti sakın.
- Cık, diyorlar koro halinde.
Diğer kız giriyor lafa oradan, üstü başı daha iyi olanı:
- Atmayız amca, ama yutmamak da gerek, değil mi Erem? (Yahut Eren.)
- Hı, diyor küçük oğlan, çikleti nedense alt çenesini sabit tutup, üst çenesini açıp kapayarak, yani başını emme basma pompa gibi öne arkaya sallayarak çiğniyor.
- Peki niye yere atmamak lazım çikleti? Sen söyle bakalım Osman!
Nişantaşlı köylü çocuğu çipil Osman, yüzünde adının okunmuş olmasının verdiği memnun gülümseme, başını öne eğerek duruyor mahçup. Ablası atılıyor hemen:
- Çevremizi temiz tutmalıyız da ondan!
- Aferin!
Bu sefer diğer kız soruyor, biraz da ricacı bir tonda:
- Niye yutmamamız gerek, onu da ben söyleyeyim mi öğretmenim?
- Onu da sen söyle Gözde.
- Çünkün çiklet midede erimez, bağırsaklarımızda yıllarca durur da ondan.
- Yok öyle değil, ama yutmayın yine de siz. Yutacağınıza bir kağıt parçasına sarıp çöpe atın.
- Tamam amca...
İlgileri dağıldı bile. Kendimizi ezdirmeyelim bari:
- Haydi siz oyununuza dönün, ben de işime gideyim.
Kalktım. Son sözü kim söyleyecek acaba?
Abla tabii ki... Dördünün adına.
- Amcaaa!
- Ha güzel kızım?
- Çiklet için teşkür ederiz!
- Afiyet olsun!..
Gözde ses çıkarmadı artık, bu seferlik altta kalmayı tercih etti.
Oyun bozulmasın diye, şimdi öbürü mızıkır mızıkır...
- Sıra kimdeydi lan? Bendedi di’mi?
 

(*) Fransızca bilenleriniz, 23 Ağustos 2012 tarihli Nouvel Observateur’de yayımlanmış, Laurent Joffrin imzalı ‘Notre nouvelle ennemi: la démocrature’ yani ‘Yeni düşmanımız: demokratörlük’ başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz.




26 Nisan 2013 Cuma

İnsan malzemesi



Amerikan danışmanlık şirketi Leadership IQ’nun yaptığı dört dörtlük çalışmayı Türk okuruna duyurmanın bana nasip olması takdiri ilahi olabilir mi?
Çünkü özetle şunu söylüyor araştırma:
• Şirketinden ve tepe yöneticisinden çok memnun, işinde çok mutlu ve canla başla çalışmaya hazır (‘engagement’ kelimesinin karşılığı yok ki Türkçe’de) çalışanlar, aynı zamanda ‘en kötü’ çalışanlardır. Performansları (Leadership IQ’nun skalasına göre) 3.gruba yani ‘zayıf performans’ grubuna girer.
• Buna karşılık hiçbir şeyden memnun olmayan ‘kakırcılar’ (yani sürekli söylenip şikayet edenler – bakınız 23.01.2011 ve 08.04.2012 tarihli yazılar) performansı en yüksek çalışanlardır.
Tabii ki bu araştırmadan ‘yüksek performans göstermek için illa kakırcı olmak gerekir’ gibi bir çıkarımda bulunmak yanlış. Böyle bir korelasyon söz konusu değil. Çok motive, çok ‘engaged’ ve aynı zamanda performansı yüksek çalışanlar da vardır elbet.
Ancak (bunu ben söylemiyorum, Le Monde yazarı Annie Kahn söylüyor) sorun istatistik olarak bu çalışanların (yani hem performansı, hem motivasyonu hem de mutluluk oranı yüksek olanların) çok küçük bir azınlık olması.
Çünkü, diyor Kahn “bu çalışanlara nasıl davranmak gerektiğini bilen yönetici çok az”.
Devam ediyorum alıntı yapmaya:
En iyiler şirketi terk ediyor yahut da lanet edip oturuyor. Çünkü şirket, onların kıymetini bilmiyor. Yöneticiler, bu çalışanların farkının farkında bile olmadığı için takdir ve teşekkür dahi etmiyor. Yetkili-bilgili çalışanlar, açığını kapatmak zorunda kaldıkları vasat çalışanlarla aynı kefeye koyulmaktan şikayetçiler. Bu vasatlar şirketlerine ve yöneticilerine çok bağlı oldukları için şirket tarafından taltif de ediliyor hatta terfi ediyorlar. Ve neticede, vasat çalışanlar vasat olduklarının bazen bilincine dahi varmıyorlar. Bu da tabii, bu vasatlarla ekip halinde çalışmak ve onların da işini yapmak zorunda olanları deli ediyor.” diyor araştırma raporu.
Tabii bunun bir de ‘evrim süreci’ var:
En iyiler şirketi terk ediyor yahut performansları düşüyor; vasatlar kalıyor hatta yükseliyor.
Vasatlar çok mutlu oldukları şirketlerini eşe dosta tavsiye ederek kendileri gibi yeni vasatların istihdam edilmesine sebep olurken; performansı yüksek olan kaliteli çalışanlar tam tersi, kendi gibileri şirketten uzak tutuyorlar.
Uzun vâdede şirketin çalışan kalitesi de, performansı da, kamuoyundaki imajı da sürekli düşüyor. Bir kısır döngü şeklinde.
Tabii ki bu araştırmada sadece ‘yetkili-bilgili-kakırcılar’ söz konusu.
Kohn’un dediği gibi, bir de ayıptır söylemesi Mart kedisi misali, hem bağırıp çağırıp şikayet edip, hem de adam gibi çalışmayanlar var ki, ayrı mesele.
*
Hemen şunu ilave edeyim, bu araştırma sadece Amerika Birleşik Devletleri’ni kapsamaktadır. Hatta ilgilendirmektedir.
Ben, Serdar Devrim, 30 küsur yıllık profesyonel çalışma hayatımda gördüklerime ve yaşadıklarıma bakarak şahadet ederim ki, bizde böyle şey olmaz.
Bizim yöneticilerimiz iyiyle kötüyü, çalışanla çalışır gibi yapanı, dürüstle yalakayı, bilenle cahili ayıracak birikim, sağduyu ve kapasiteye sahiptir herhalde.
Yani, herhalde!

Not: Hürriyet İnsan Kaynakları gazetesinin yöneticisi ve yazarı olarak Türkiye’nin ‘insan malzemesi’nden şikayetimi ve geleceğe yönelik endişelerimi dile getiriyorum. Hükümet demek benzer endişelere sahipmiş ki, tedbir almak gereği duymuş. İktidar partisinin iki numarası, genel başkan yardımcısı Mehmet Ali Şahin açıkladı, “Seçmeli de olsa Kuran dersini koyduk. Çünkü insan malzememiz bozuldu.” Bu açıklama her şeyi anlatıyor zaten.

Hürriyet-İK, 28.04.2013



20 Nisan 2013 Cumartesi

Sana ne!




Fransız oyuncu ve senarist Olivier Dazat’nın bir kitabı çıktı. Adı Hier Encore.
Charles Aznavour hayranları iyi bilirler bunun anlamını, ‘daha dün...’ demektir.
Alt başlığı (muhtemelen kitabı sattırmak için) ‘Melankoli geçmişin erotizmidir’ diyor, ne demekse.
İlginç bir kitap, ama sadece bir alıntıyla yetineceğim ne yazık ki.
Daha insanî bir dünyanın, daha insanî yarınların nostaljisini yaparken - yarının nostaljisi olur mu demeyin, bal gibi olur (*) - gençlik hakkında şöyle diyor Dazat:
Artık gençlik diye bir şey yok. Gençler rollerine sahip çıkmıyorlar. Gençlik burjuvalaştı. Bugünün gençliği, dünyanın ihtiyarlığı…
*
Faşist 12 Eylül rejimi apolitik hale getirmek için; ardından gelen Özal liberalizmi ise tüketici haline getirmek için gençliği tamamen pasifize ettiler… diyeceğim ama, Türk gençliğinin Amerikan, İngiliz, Rus yahut Çin gençliğinden bir farkı yok bugün.
Artık o kadar akışkan bir dünyada yaşıyoruz ki, ‘iletişim manyağı’ haline gelen çağımızda, benzer ortamlarda yaşayan gençler birbirinin klonu haline geliyor.
Kendimle tutarlı olmak için hemen söyleyeyim:
Şimdiki gençler…’ edebiyatından nefret ederim. Böyle bir karşılaştırma bile yapılamaz. Her kuşak kendi şartlarında değerlendirilmeli.
Onun için bu söylediğimi lüften bir karşılaştırma hele hele bir eleştiri olarak almayın. (Ve tabii istisnalara da takılmayın.)
İhtiyar değil belki ama… bugünün çocukları sanki ‘büyük’ doğuyorlar.
(Bu kez de aklıma Georges Moustaki geldi: Bir şarkısında ‘Ben yorgun doğmuş bir kertenkeleyim’ der ya.)
4-5 yaş barajını aştıktan sonra artık soru sormuyorlar. Merak etmiyorlar. Bilmek, öğrenmek istemiyorlar. Bildikleri kadarıyla mutlular. Hayret etmiyorlar. Sorgulamıyorlar.
Belki de kapağı bir üniversiteye atacağım diye o kadar zorlanıyorlar ki, kampüsün kapısından girdikleri anda gevşiyorlar. Koyuveriyorlar.
Hayattan tek beklentileri sıkıntıya girmeden para kazanabilecekleri bir iş bulmak.
O da mesela gazetecilikse işe köşe yazarı ya da yazı işleri müdürü, şirketse müdür olarak başlamak şartıyla.
Ve… tüketmek.
Herkes ne tüketiyorsa, onu tüketmek. Herkes ne alıyorsa, onu almak. Herkes ne yapıyorsa, onu yapmak.
İsyan etmiyorlar. Adam gibi bir hayal bile kurmuyorlar.
Daha iyi veya daha kötü değiller, hayır, ama çok farklılar.
*
Akılları satışa çıkarmışlar, herkes kendi aklını almış’ diye bir laf vardır.
Çocukluğu, gençliği satışa çıkarsalar herhalde çok insan kendi çocukluğunu, kendi gençliğini seçerdi.
Ama, isyankâr, anarşist diye sokaklarda vurulan bir kuşak nasıl bu kadar ‘konformist’ çocuklar yetiştirdi, hayret.
Ama olsun!
Özel dershaneler mutlu, paralı okullar mutlu, sendika toplu sözleşme grev derdi olmayan işveren mutlu, mal satan mutlu, reklam veren mutlu, bankacı mutlu, politikacı mutlu.
Gençler de mutlu!
O zaman sana ne oluyor be adam!

(*) Fransa’nın Eli Acıman’ı Marcel Bleustein-Blanchet’nin 1976’da çıkan otobiyografisinin adıydı ‘Geleceğin nostaljisi’. Kana kana okumuş ve çok etkilenmiştim. Keşke o zamanki içgüdüme uyup reklamcı olsaymışım. Bu arada Antonio Tabucchi’nin ‘mümkün olanın nostaljisi’ sözünü de atlamayalım. İnsan yaşlandıkça yani kalan ömrü azaldıkça, hem maddî manevî kısıtlanıyor hem de ‘mümkün olanın ufku’ daralıyor. Dün kurabileceğiniz hayalleri bugün kuramıyorsun!

Hürriyet-İK, 21.04.2013

15 Nisan 2013 Pazartesi

Potpuri


Hürriyet İK’nın bugünkü manşeti, Zeynep Mengi’nin haberi, ‘işimizi sevmiyoruz’ diyor.
Çalışanların pek çoğu mesleğini, yaptığı işi, çalışma ortamını, iş arkadaşlarını, yöneticilerini ve patronunu sevmediği için mutsuz.
İnsanları mutsuzluğa iten alt ama temel sebeplerden biri meslek seçimi. Daha doğrusu yanlış meslek seçimi.
Çok söyledim, sıkmayayım:
Ana babaların iyi niyetli ama zararlı telkinleri; çevrenin ve genel havanın yanlış yönlendirmesi; çocukların kişiliklerinin doğru tercihler yapmalarına el verecek kadar gelişmemiş olması; dünyanın en kötü eğitim ve sınav sistemlerinden birinde ısrar eden bir ülkede yaşıyor olmamız ve sair etkenlerle, gençler istemedikleri bölümlerde okuyor, mutlu ve başarılı olamayacakları (hatta ihtiyaç olmadığı için iş dahi bulamayacakları) meslekler seçiyorlar.
Hayat, tesadüfler ve alınan küçük büyük kararların sonuçlarından ibaret ise, tesadüflere gücümüz yetmeyeceğine göre, karar almayı ve doğru tercihler yapmayı (yani aklımızı kullanmayı) öğrenmeli ve çocuklarımıza öğretmeliyiz.
*
Sosyal medya adı verilen fenomeni ‘teşhircilerle röntgencilerin buluşması’ olarak tarif etmeme kızanlar oldu.
Yeni bir teknoloji olsun (cep telefonu mesela), herhangi bir moda olsun (piercing, dövme), yeni bir alışkanlık olsun (fast-food), bir yeniliğin toplumsal fenomen haline dönüşebilmesi için, insanların bir ‘temel ihtiyacına’ dokunması şart.
Ve bu ihtiyaç ne kadar ‘derin-doğal-ilkel’ ise, yeniliğin ilgi görmesi olasılığı o kadar kuvvetli.
İnsanların derinindeki, abartılı söylüyorum elbette ama, ‘teşhirci ve röntgenci’ olmasa, ne Facebook tutardı ne Twitter… (Gelin-kaynana ve evlilik programlarını saymıyorum bile.)
İnsanevladı dedikodu yapmaya, başkalarının özelini öğrenmeye ve konuşmaya bayılır. Keza, korka korka da olsa, kendi özelini de ona buna anlatmaktan nedense zevk alır.
(Tabii bu, kimilerinin kimi konuları ‘kedi pisliğini örter gibi’ örtmesine mani değildir. Bu iki zıt tavır bal gibi birlikte görülebilir.)
Özellerini paylaşmaya şartlanmış, hatta bağımlı hale gelmiş sosyal medya kullanıcıları da bir yandan da bu bilgilerin istenmeyen ellere geçmesinden endişe ediyorlar.
Düzgün ve bilinçli kullananlar var elbet ama onların da ‘niye?’ sorusuna ‘hoşuma gidiyor’ yahut ‘niye olmasın’ dışında verebileceği bir cevap olduğunu sanmıyorum.
*
Kişisel ve özel bilgilerini paylaşmak deyince aklıma geldi...
Pittsburg’daki Carnegie Mellon Üniversitesi’nden ekonomist Alessandro Acquisti’nin öğrencileri büyük bir AVM’yi gezen tüketicilere 10 $’lık indirim kuponu dağıtmışlar. Ve önermişler: “2 $’lık indirim kuponu daha verelim, ama siz yaptığınız alışveriş bilgilerini bizimle paylaşın.” Deneklerin % 50’si alışveriş sepetlerinde ne olduğunu söylememek için 2 $’lık ek indirime hayır demişler.
Bu sırada bir başka grup öğrenci, farklı tüketicilere aynı öneriyi şu şekilde sunmuş: “Alışveriş sepetinizde ne olduğunu bize göstermeniz karşılığında buyrun size 12 $’lık indirim kuponu. Sepetimi size göstermem diyorsanız, size 12 $ yerine 10 $’lık kupon verebiliriz.” Tüketicilerin % 90’ı 2 $’dan olmamak için bilgileri vermeyi tercih etmiş.
Yani öneriyi farklı biçimde, karşısındakinin ‘yutacağı şekilde’ sunmak ve insanların ilkel güdülerini harekete geçirmek yeterli. (Burada insanlar, fazladan 2 $’dan feragat edebiliyorlar ama ‘ellerindeki’ 2 $’dan vez geçemiyorlar.)
Acquisti’nin bu ve benzeri çalışmaları ‘mahremiyetimizi konuma konusunda çıkarlarımızı gözetecek şekilde mantıklı davranmaktan uzak’ olduğumuzu gösteriyor. İnsanlar en titiz davrandıkları (davrandıklarını sandıkları) konularda bile yanlış tercih yapıyor, yanlış karar veriyor ve kolaylıkla manipüle ediliyorlar.

(Ortaya karışık diyecektim ama birbiriyle iyi kötü alakalı konular olduğu için potpuri dedim. Gençler bilmez, potpuri, farklı bestecilere ait uç uca eklenmiş hafif müzik parçaları demektir. Fransızca’da düzensiz şekilde, peşpeşe eklenmiş metinler hatta ‘tuhaf karışım’ anlamına da kullanılır.)

Hürriyet-İK, 14.04.2013

5 Nisan 2013 Cuma

Azlık günlerinin nostaljisi


Viktor’dan Hürriyet-internet’teki köşede söz etmiştim. 

Arkadaşlığın en güzel tarifi’ başlıklı bir yazıda. (*) 

Gerçek bir meloman olan Viktor, 70 yaşında keman öğrenmeye başlamış, bir-bir buçuk yıl sonra da eşli bir arkadaş toplantısında bize küçük bir konser vermişti. Ayakta alkışlamıştık. Viktor ise teşekkürlerimize, işte benim ‘arkadaşlığın en güzel tarifi’ dediğim şu sözlerle karşılık vermişti:

Ömür boyu keman çalmak istedim. Ancak 70 yaşında elime arşe alma imkanım oldu. Bir senede de ancak bu kadar öğrenebildim. Ama, üzerimde frak, böyle bir kitleye keman konseri vermeyi 70 senedir hayal ederim. Benim hatalarıma, cızırtıma, siz arkadaşlarımdan başka kim tahammül ederdi? Kim böyle güler yüzle dinler, beni cesaretlendirirdi? Bana teşekkür etmeyin! Aslında siz, hoşgörünüz ve dostluğunuzla, bana asıl siz ikramda bulundunuz bu akşam...

Böyle zarif bir insandır Viktor.

*
Nihayet Büyükada’da geçen çocukluğunu kağıda döktü. Ben de yazması için - onun ifadesiyle – cesaretlendirdim; anlattıklarının unutulmaması lazım. O İstanbul’un, o günlerin, o güzelliklerin, o güzel insanların, okumayacak da olsalar yeni nesillere aktarılması lazım.

Viktor’un dili ve üslûbu da tadına tat katıyor kitabın. 80 küsur yaşında bir İstanbullu’nun anılarını, içinde yaşatmayı başardığı o muzip, meraklı ve sevimli çocuğun dilinden okumak nefis. Hele benim için… Arada bir nesil olsa da, Ada’yı hiç bilmesem de, ilk çocukluğu Yeşilköy’de, benzer bir ortamda, benzer insanlarla geçen benim için bir nimet bu elimdeki kitap.

*
Aslında ‘yokluk günlerinin nostaljisi’ diye bir şeyler yazmayı planlamıştım. Hem kitaptan söz ederim, hem de konu İK gazetesine aykırı düşmez hesabı. Çünkü kitabın bir yerinde şöyle diyor Viktor:

Yokluklar kendini hissettiriyordu. Herhangi bir şeyi çöpe atmadan evvel, iki kere düşünmemiz gerekirdi. Erzakla gelen kese kâğıtları özenle katlanıp saklanır, kullanılmış sicim parçaları bir makaraya sarılırdı. Boş kutu, kavanoz, şişe, okunmuş gazete, her şey saklanırdı. Evlerin bir köşesi, hurda deposuna dönmüştü.

Bu satırları okurken, Viktor’un zaten kabarttığı içimi hüzün kapladı. 

Biz yokluk görmedik. Ama azlık gördük. 

Tüketmek için tüketilen dünyamızda, dostlukların bile üç günde eskidiği günümüzde, ihtiyaç olunca çekmecenin tahtakurusu tozlu dibinde aranıp bulunan fiyonk yapılmış sicimin; karşılığında plastik leğen alınan sararmış Cumhuriyet gazetelerinin; mutfaktaki tel dolabın üzerinde kuruyan yeşil sabunların; pompalı gaz ocağının; hasılı bakkal amcaya '25 kuruşa ne var?’ diye soran çocuğun özlemi düştü yüreğime.

*
Viktor (hatıralarının ilk cildi olduğunu umduğum) kitabını şöyle bitiriyor:

Ne yazık ki bugün, kentlerde doğan yeni nesil insanları, gönüllerimizde saklı kalan, nineler, dedeler, çoluk çocukla aynı soyun insanları arasında ve tek bir binanın çatısı altında doğup büyümenin ve de Ulu Yaradan’ın yarattıklarıyla iç içe yaşamanın tadını hiçbir zaman bilemeyecekler artık.

Ve diyor ki…

Bunları anlatmama ve bana o mesut günlerimi tekrar yaşatmama fırsat verenlere sonsuz teşekkürler.

Biz ona teşekkür edeceğimize…

Dedim ya, böyle zarif bir insandır Viktor.



(Viktor Albukrek - Bir Zamanlar Büyükada 1931-1961 anıları – Adalı Yayınları)


Hürriyet-İK, 7 Nisan 2013