7 Temmuz 2013 Pazar

Babam uyarmıştı ama...


Her tepe yöneticinin etrafında süratle bir ‘çete’ teşekkül eder.
Eğer tepe yönetici:
(a) ekiple çalışmayı seviyor ve becerebiliyorsa ve
(b) doğru adamı doğru yere getirip üstelik ondan azamî randıman alacağı ortamı yaratacak çapta bir yöneticiyse, bu çeteye yönetim ilminde ‘ekip’ derler ki zararsız, hatta faydalıdır.
(Tabii her birinin performansına göre değerlendirilmesi, ekibe uyamayanların ve/veya performansı düşenlerin değiştirilebilmesi şartıyla. Yoksa, kireçlenme hatta kangren kaçınılmazdır.)
Ancak, bu kalibrede yöneticilerin sayısı üçü beşi geçmez.
*
Genellikle kifayetsiz tepe yöneticiler, en iyi performansı alabildikleri yöneticileri değil, ‘rahat çalışabilecekleri’ insanları yeğlerler. (1)
Ve eğer insanları değerlendirme açısından da kabiliyetsiz iseler (ki genellikle bu iki zaaf bir arada görülür), etraflarına kaliteye, performansa ve liyakate göre değil, ‘sübjektif’ kriterlere göre seçtikleri insanları toplarlar.
Bunlar patronun bir akrabası veya köylüsü; hayır diyemedikleri birinin (başbakan, bakan, büyük bir işadamı, bir banka müdürü vesaire) telkiniyle, yahut etkisinde kaldıkları birinin (bir din adamı, bir ‘akil adam’ hatta eş, dost, metres) tavsiyesiyle işe aldıkları bir yönetici olabilir.
Ama daha yaygın olan yöntem, patronun-tepe yöneticinin arayıp tarayıp (üstelik head hunter’lara, danışmanlara avuçla dolar dökerek) yanlış adamı seçmesidir.
Çünkü kendisi doğru yerde doğru bir adam değildir.
Ve iyi İK’cılarla çalışmak ya da onların bilgisine güvenmek gibi bir alışkanlığı yoktur.
Patronun-tepe yöneticinin yakın çalışma çevresine sızmayı başarmış kifayetsiz yöneticinin bu andan itibaren tek hedefi, şeyini yani koltuğunu kollamaktır.
Bunun için patrona sadece ve sadece duymak istediklerini söyler. Doğru insanları patrondan uzaklaştırmak için elinden geleni yapar. Onun çevresinde bir ‘bürokrasi kalkanı’ oluşturur.
Patron da artık en küçük bir eleştiriye, en küçük bir dirence tahammül edemez hale gelir; gerçek dostlarını uzaklaştırır, yeni ve yanlış dostlar edinir.
Derken yavaş yavaş gerçeklerden kopar. Zaten yanlış kararlar vermeye eğilimlidir; bir de üstelik yalan ve yanlışlara dayanarak yönetmeye kalkınca, sonuç bir felaket olur.
*
Bunları size niye anlatıyorum ki?
Zaten çoğunuz bu söylediklerimi yaşayarak görüyorsunuz…
Genç bir çalışan bana (epey yaygın olan) bir sorunu aktardığı e-postasında ‘Biz nerede yanlış yaptık Serdar Bey, bize ne tavsiye edersiniz?’ diye akıl danışıyordu.
İşiniz benim aklıma kaldıysa vah vah! Benim insanlara kariyer tavsiyesinde bulunacak halim mi var!’ diye cevap verdim.
Ben burada küçük bir ekip yönetsem de gazeteciyim; tepe yönetici olmak nerde, düz ova yönetici bile değilim.
Olamam.
Olamam, çünkü ne yazının başında sözünü ettiğim gerçek tepe-yöneticilerin birlikte çalışmayı isteyecekleri bilgi ve beceriye;
ne yazının geri kalanında sözünü ettiğim kötü yöneticilere kendimi yutturacak satış ve pazarlama yeteneğine;
nihayet ne de, beni patrona zorla kabul ettirecek ayılara ve dayılara sahibim.
Heyhat!
Ama, babamın “Öyle adamların, öyle yerlere geldiğini göreceksin ki, hayret edeceksin. Buna şimdiden kendini hazırla!” (2) diye uyarmasına rağmen, 40 yıldır hâlâ, artık bugün isyan etmesem de, hayret etmeyi sürdürüyorum.

(1) Kendilerine gölge etmemesi de tepe yöneticilerin adam seçiminde önemli bir kriterdir.
(2) Bakınız Hürriyet-İK, 16.05.2010 tarihli ve Kıskançlık başlıklı yazı



Hürriyet-İK, 07.07.2013




1 Temmuz 2013 Pazartesi

Bu da maymunla insanın farkı

İki hafta önce ‘insanlara bakmak ve baktığını görmek’ten söz ettik. İzninizle (ısrarla) aynı konuya geleceğim tekrar.
Çünkü bir belgeselden öğrendim:
Primatlar içinde gözünde ak olan tek tür, insanmış. Diğer maymunların gözünde ak yokmuş meğer. Rakipleri yahut düşmanları nereye baktığını anlamasın için. Üstelik maymunlarda ‘gözünün içine bakmak’ tehdit anlamına geliyor ya…
Peki, insanda niye bunun tam tersi geçerlidir ? İnsan neden böyle kime, nereye baktığı anlaşılacak şekilde evrim geçirmiş? Çünkü, diyordu belgeseldeki bir dış ses, ‘insan karşısındakiyle gözünün içine bakarak iletişim kuran tek canlıdır.’
Acaba ? Kasım 2007’de Onpunto’da şöyle yazmışım (internet yazısı formatındadır, hoş görün!):
*
BAKMA BANA...
Az önce bir yemeğe katıldım. Uluslararası bir ‘pazarlama gurusu’ (!) gelmiş Türkiye’ye, öğle yemeğine bizi de davet ettiler, gittik. Tabii ki, genelde olduğu gibi, organizasyon berbat, rica-minnet-yalvar bizi saat 13’teki yemeğe çağırdılar. Kıramadık piyar’cı çocukları, ta Güneşli’den kalkıp gittik. (Biz, dediğim benim gibi üç gazeteci) Saat 13’te yemek salonunun kapısındaydık. Ne gelen, ne giden. Ta saat 13.50’ye kadar kimse yüzümüze bakmadı. Çocuklar zor durumda kalır diye çekip gitmedik. Bu dikkatsizliğe ve organizasyon özrüne alışkınız biz.
Diyeceğim başka. Orada görevli bir kızcağız. Beyaz bol bir gömlek, altına mini bir siyah etek. Yani klasik organizasyon hostesi. Soruyorum:
- ...’in yemeği nerede biliyor musunuz?
Başını bile kaldırmıyor:
- Hayır, danışmaya sorun.
- Siz halkla ilişkilerci değil misiniz?
- Evet ama sizin sözünü ettiğiniz ... için çalışmıyorum, ben ... şirketindenim.
- Ama halkla ilişkilercisiniz?
- Eveeeet?
- Tamam, o takdirde sorumu yeniden soruyorum: ...’in yemeği nerede biliyor musunuz?
- Bilmiyorum dedim ya beyefendi.
- Eh bu sefer biraz daha iyi.
- Anlamadım.
- Yine ters ve olumsuz cevap verdiniz, ama hiç olmazsa bu sefer yüzüme bakarak konuştunuz.
- ...
- Evet, demek istediğim şudur; madem ki işiniz halkla ilişkiler, bunun sizde bir refleks haline gelmesi gerekir. Lütfen bir daha sefere başınızı kaldırıp yüzüme bakın, olumsuz bile olsa gülümseyerek cevap verin. Ve “Danışmaya sorun, gibi bir cevap da vermeyin mümkünse. Madem ki burada halkla ilişkiler görevi yapıyorsunuz, en azından yardımcı olmaya çalışır gibi yapın.”
Haliyle kızcağız dağıldı. Ben de - zaten ukala ihtiyar durumuna düşmüştüm bir kere – artık uzatmadım.



Gülümsemek ve karşısındakinin gözlerinin içine bakmak, deyince; Newscientist’te bir araştırma yayımlandı geçenlerde.
Soru: Bir insanı çekici kılan nedir?
Cevap: Güler yüzlü olmasının da çok katkısı var elbette ama asıl... gözlerinizin içine bakması!
İddiaya göre, biyolojik evrimin bir sonucuymuş bu etki.
İskoçya’daki Aberdeen Üniversitesi’nde Dr.Claire Conway ve ekibi bir araştırma yapmış. Aynı kadının, aynı şekilde gülümseyen iki kare fotoğrafını yüzlerce öğrenciye gösterip sormuşlar: Hangisi daha güzel, hangisi daha çekici?
Aynı kadın ama (yukarıda görebileceğiniz gibi) bir karede objektife bakıyor diğerinde bakmıyor.
Erkeklerin ezici bir çoğunluğu objektife bakan kadını daha güzel ve daha çekici bulduklarını söylemişler.
Aynı deney başka fotoğraflarla da yapılmış. Gülmeyen, yüzünde iğrenme ifadesi olan bir kadının fotoğrafları gösterilmiş. Yine objektife bakan kadın nispeten daha çekici bulunmuş.
Önemli bir fark: Kadın gülümsüyorsa, sadece erkekler objektife bakan kadına daha iyi not veriyormuş; kadın gülümsemiyorsa, kadınlarla erkeklerin verdiği not birbirine yakın oluyormuş.
Diyorlar ki, işte bu fark, atalarımızın geçirdiği evrimin bir kalıntısıdır.
Çünkü, evrimlerinin belli bir noktasında atalarımız artık bakışı ve gülümseyişi fark eder hale gelmişler. Ve (özellikle de erkekler) gözlerinin içine bakıp gülümseyen karşı cinsin ilişkiye daha yakın olduğuna karar vermişler.
Özetle: Gözlerimin içine bakıp gülümseme bana, saldırırım sana!
Piyar’cı kız haklıymış yani!


Hürriyet-İK, 30.06.2013

23 Haziran 2013 Pazar

Şeytanlar ve melekler

Toplumsal şiddet, aile içi şiddet, ‘bullying’ (okul çağındaki çocuklar arasında şiddet, baskı), ‘mobbing’ (çalışma hayatında psikolojik taciz); bunlar, son zamanlarda çok konuşulan ve etkili mücadele edilmesi gereken sosyal belalar.

(Polis şiddeti sosyal değil, siyasî bir beladır; girmiyorum. Bu konuda, 23 Eylül 2012 tarihli ve ‘Fanatizmin kökenleri’ başlıklı yazımı hatırlatırım.)

*
Bu konu nereden aklına geldi, diyeceksiniz.

‘Mobbing’e maruz kalan bir okur mektubundan.

Yoksa 2013 Türkiye’sinde yaşayan bir insanın aklına ‘şiddet ve saldırgınlık’ neden gelsin ki!

Yapım gereği (göze göz, dişe diş diye bilinen) Talion Kanunu’na eğilimli olduğumdan, insanların saldırganlık karşısında neden sessiz kaldıklarını anlamakta zorlanıyorum.

(Tabii fizik şiddet yahut ekonomik şantaj farklı konular.)

Bu insanları nasıl harekete geçirmeli?

Tesadüf, Le Figaro’nun (çok severek okuduğum) haftalık Sağlık-Psikoloji sayfasında bu konuyla ilgili bir makale vardı bu hafta. Bundan (ç)alıntılar yapacağım.

*

Saldırganlığın ‘azının yararlı, çoğunun zararlı’ olduğunu söylüyorlar.

Azı gerekli, çünkü belli bir dozda saldırganlık, ‘hayatta kalabilmek ve toplumda bir yer edinebilmek için gerekli yaşama enerjisi’dir diyorlar.

Sorun, saldırganlığın ‘bir başkası üzerinde hâkimiyet sağlamak için kötüye kullanılması’yla başlıyor.

Uzmanlar, saldırgan insanların yanı sıra bunların kurbanlarını da anlamaya çalışıyorlar:

Neden kimi insanlar, günlük hayatta dahi, kendilerini saldırganlara karşı savurmuyorlar?

‘Nazik olmayı kesin, gerçek olun’ adlı kitabın yazarı avukat Thomas d’Arsembourg, yönettiği ‘şiddet içermeyen ileşitim atölyeleri’nde bu tür insanlarla sık karşılaştığını söylüyor.

Aşırı saldırgan kadar aşırı pasif insan da var. Ne kadar güç kavgasına girmeden, saldırganlaşmadan iletişim kuramayan varsa, o kadar da saldırgan bir tutum karşısında donup kalan insan var. Tabii bu iki tutum da, sağlıklı ve akışkan bir iletişime engel”.

Çare, her iki yapıdaki insanın da 'gücünü yönetmeyi’ öğrenmesi, diyor. “Mesela uzun süre birlikte olabilen (mutlu) çiftlerin sırrı, birbirlerinin yaşam alanını işgal etmeye çalışmamalarıdır”.

Psikiyatr ve aile terapisti Reynaldo Perrone ise bugüne kadar pek bilinmeyen bir kişilik türünden söz ediyor: ‘Melek sendromu’ kurbanları.

Bunlar, kendi gözlerinde kendi değerlerini abartarak, saldırganlık karşısındaki zayıflıklarına mazeret yaratanlar. 

Kendilerini herkesten farklı ve yüksek bir yere yerleştiriyorlar. Kendilerini ‘saldırganlık ve saldırganlığa cevap vermeye çalışmak zavallı insanların işidir’ diye kandırıyorlar.

Aynı uzman “İtilmiş-kakılmışlar kendilerini ezenleri kıskanırlar, onlar da üstünlük sağlamak isterler, en azından bu durumdan şikayetçidirler. Oysa ‘melekler’ sosyal açıdan gayet başarılı olabilirler. Ama durumlarını ve yerlerini savunmaları gerekirse, içlerine kapanırlar, kabuklarına çekilirler ve ‘muhatap olmam-pisliğe bulaşmam’ diyerek kendi değerlerini kabul ettirmeyi başaramazlar” diyor.

Melekler’ genellikle ailenin, çevrenin (yeter artık kendini ezdirme!) isyanıyla bir uzmana başvuruyorlarmış. Ama bunların terapisi çok zormuş. 

Perrone “Aşırı saldırgan birine kendini saldırganlığını kontrol etmeyi öğretmek, aşırı pasif birini harekete geçirmekten kolaydır” diyor.

Ama terapiyi denemek gerek, çünkü itilmiş-kakılmışlar da, melekler de sosyal ilişkisi çok zayıf, yalnız insanlar olarak ‘fakirleşiyorlar’.

Yani… Çelişkili gelecek ama, bazen sağlıklı ve zengin sosyal ilişkiler kurabilmek için, saldırganlığa yeterli ölçüde saldırganlıkla cevap vermekte yarar var.

*

Psikiyatr-psikalanist Dr. Virginia Haselbalg-Corabianu ise “Bireyler olarak birlikte yaşamanın tek yolu herkesin başkalarının varlığına, farklılığına, farklı düşünme ve yaşama arzu ve özgürlüğüne saygı duyması, bunu samimiyetle içselleştirmesi” diyor. “Farklılığı tehdit olarak değil, zenginlik olarak görmek. Çok zor ama mümkün. Bundan herkes kazançlı çıkar.

Bitmedi:

Ama ne yazık ki günümüzde herkes bir kimlik arkasına sığınmaya çalışıyor. Sağcı, solcu, Müslüman, eşcinsel... Olduğu gibi, farklılığıyla kabul edilmek arzusu yerini ‘bir gruba mensup olma refleksine’ bırakıyor. Genellikle kişi grubun içinde kayboluyor, özelliğinin anlamı kalmıyor ve parçalanma ve kutuplaşma başlıyor. Bu bakış açısında ise paylaşma, birlikte var olma değil ‘diğerine kendini, kendi görüşünü zorla kabul ettirme’ anlayışı devreye giriyor. Bu durumda tek kazanan saldırganlık oluyor.


Hürriyet-İK, 23.06.2013



17 Haziran 2013 Pazartesi

Kurtla köpek ve medeniyet farkı


Bülent Ortaçgil’in şarkılarını ben çok severim. En sevdiklerimden birinde şöyle der:
Olmalı mı olmamalı mı / Yoksa hiç değişmemeli mi / Ama ben değişmezsem, ben olamam ki…
Görmeli mi görmemeli mi / Yoksa hiç bakınmamalı mı / Ama ben bakınmazsam, hiç göremem ki…
Sevmeli mi sevmemeli mi / Yoksa hiç beğenmemeli mi / Ama ben beğenmezsem, hiç konuşmam ki…
Bilmeli mi bilmemeli mi / Yoksa hiç öğrenmemeli mi / Ama ben öğrenmezsem, hiç olamam ki
*
Değişmeyi bilmek çok önemli.
Genelde bir insandan, özellikle de bir yöneticiden beklenen meziyet ‘hiç değişmemek’ değil, aksine, hatalarını düzeltmeyi, daha iyiye gitmeyi, yeni şartlara doğru cevaplar verebilecek şekilde değişmeyi bilmektir.  
Tabii eğer kendinizi ‘mükemmel’ ve ‘bir insanın varabileceği en iyi nokta’ olarak görmüyorsan ki, zaten o zaman konu beni değil psikiyatrları ilgilendirir.
*
İnsanları görmek de öyle.
Zihni (Küçümen) Amcam ademoğlunu ikiye ayırırdı: İnsanları görenler ve görmeyenler. Tabii “bakıp da...” görenler ve görmeyenler, karşısındakini fark edenler, başkalarına önem verenler, saygı gösterenler ve diğerleri. Belki de “iyi insan-kötü insan” fay hattı bile bu “görmek” fiilenden geçiyor. Sosyalleşmenin, medenîleşmenin şartı “insanları görmek.” Tıpkı kurtla köpek gibi!
Köpek, kurda nazaran, insanla daha kolay “göz iletişimine” girermiş. Ve bu sayede insanın en iyi dostu olmayı başarmış.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte’deki Eötvös Lorand Üniversitesi bir araştırma yapmış. Basit bir egzersiz: köpekten ve kurttan saklanmış bir yiyeceği bulmaları isteniyor.
Köpek (canis familiaris), saklı yiyeceği ararken, insanlarla “iyi göz teması” kuruyor, gözle aldığı ipuçlarını iyi değerlendiriyormuş.
Kuzeni kurt ise (canis lupus), insanla kolay kolay göz iletişimine giremiyor.
Araştırmacılar, bu test için, yavru kurtları “sosyalleştirmekle” başlamışlar işe, sonra testler uygulanmış.
Birinci test: iki kap, biri boş, diğerinde et var. Eğitmen kurda ve köpeğe içinde et olan kabı gösteriyor. Eğer parmağını kaba dokunacak kadar yaklaştırırsa, kurt da köpek de dolu kabı kolayca buluyor.
Ancak, eğer uzaktan (50 cm) parmağıyla gösterirse, köpekler daha iyi sonuç alıyor. Çünkü köpekler karar vermeden önce eğitmene bakıyor, kurtlar bakmıyor.
İkinci testteyse, içinde et olan kap, açılması zor bir kapakla örtülüyor.
Köpek, bir dakika kadar kapağı açıp eti yemeği denedikten sonra, dönüp eğitmene bakarak ondan “gözle” yardım istiyor. Halbuki kurt, kapakla kavga etmeye devam ediyor.
Araştırmacılar “insana bakma” eğiliminin genetik olduğu görüşünde, “çünkü evcilleşseler de” kurtlar bu yetiyi edinemiyor.
İddiaya göre bu “gözle iletişim” kabiliyeti, köpeğin ve kurdun kaderini belirlemiş. İnsanoğlu daha kolay iletişim sağladığı köpeği evcilleştirerek, dost edinmeyi tercih etmiş.
Haber bu kadar.
“Peki siz köpek mi olmak isterdiniz, kurt mu? İnsanla dost olup birlikte yaşamayı mı yeğlerdiniz, dağlarda vahşi kalmayı mı?” sorusu bir yana...
Soruyorum:
(Teşbihte hata olmaz, köpekle kurt benzetmesini unutun!)
Siz, insanları görenlerden misiniz?

Not-1 : Yukarıdaki yazının ‘insanları görmek’ ile ilgili kısmı, 12.05.2003’te Hürriyet’in internet sitesinde yayımlanan ‘Kurtla köpek ve medeniyet farkı’ başlıklı yazıdır.
Not-2: 4 kalemden ‘sevmek’ ve ‘öğrenmek’ için yerimiz kalmadı. Olsun. Zaten umudumuz da kalmadı…


Hürriyet-İT, 16.06.2013


7 Haziran 2013 Cuma

Hepimiz manyak mıyız?

(Ortalık karışık, onun için biz de bu hafta bir ‘ortaya karışık’ yapalım; konusu her zamanki gibi ‘insan’ olan bir potpuri...)
Ekim 2010’da, burada, R.B.Robbins’in Politik Paranoya adlı kitabından alıntı yaparak, ljedonosniçesvo’dan söz etmiştim. Rusça’da ‘sürekli şikayetçi olma durumu’ anlamına gelen bir kelime imiş. Zamanın Sovyet iktidarı rejim muhaliflerini ‘yavaş ilerleyen şizofreninin bir türü’ olduğu iddia edilen ljedonosniçesvoteşhisi’ ile akıl hastanesine kapatıyormuş.
Burası İK - her yer İK’ olduğu için konuyu şirketlerdeki müştekilere (şikayet edenlere) getirmiş; kendilerince çok haklı sebeplerle tepki gösteren bu insanları tımarhaneye kapatamayacağımıza göre kazanmamız gerektiğini söylemiş, bunun için de ‘şikayet edenleri biraz gaza getirmek hemen de daima kâfidir’ demiştim.
İktidarın yani Başbakanın benim lafımla hareket edeceğini düşünecek kadar egosu şişik değilim elbet ama ‘şikayet edenleri gaza getirmek’ derken, maksadım bu değildi. Çevreye verdiğim zarar için özür dilerim!
*
Psikolojiden söz açılmışken...
Amerikan Psikiyatri Derneği’nin yayımladığı DSM’nin (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) 5. baskısı psikiyatlar arasında tartışmalara sebep oldu. Bu kitap çok önemli, çünkü dünyanın belli başlı ülkelerinde genç doktorların eğitiminde, ilaç araştırmalarında ve ilaç kullanımında temel referans olarak kabul ediliyor(-muş).
İtiraz sebebi: Psikolojik bozukluk tanımının fazla genişletilmesi. Mesela ‘sağlığına zarar verecek kadar yemek’ şeklinde anladığım ‘binge eating’ DSM-5’e göre artık bir ‘mental disorder’ imiş.
Böyle giderse hepimiz manyak sayılacağız” diyorlar.
Psikiyatr Prof. Allen Frances itiraz ediyor: “Hastalarımız daha iyisine layık. Toplum daha iyisine layık. Akıl sağlığı uzmanları daha iyisine layık. Mental bozukluğu olan insanları tedavi etmek faydalı ve şerefli bir meslektir. Ancak (biz psikiyatrlar) sınırlarımızı bilmeli ve aşmamalıyız.
Mesleğiyle övünmek güzel şey.
Haddini ve sınırını bilmek herkese lazım. 
*
Meslekten söz açılmışken...
Didier Decoin’in La Pendue de Londres (Londra’nın idamlığı, desek?) diye bir kitabı çıktı. İngiltere’de idam edilen son kadın mahkum Ruth Ellis ile ipini çeken cellat Albert Pierrepoint’un kesişen hayatlarını anlatıyor.
The Last Hangman filmine de konu olan Pierrepoint, aralarında insanlık suçlusu nazilerin de bulunduğu 435 kişiyi asan İngiltere’nin en ünlü cellatlarından biri. İddiaya göre, bir toptancıda çalışan Pierrepoint, ‘iş çıktıkça, parça başı’ icra ettiği cellatlık mesleğini yıllarca karısından saklamış.
Haliyle. İnsanın çoluğuna çocuğuna ‘Pirzolanızı yiyin. Bunu satın alabilmek için ben kaç mahkum astım biliyor musunuz!’ demesi kolay değil. ‘Kocanız ne iş yapıyor?’ diye soran konu komşuya ‘Kendisi cellattır efendim’ demek kolay değil.
Herhalde her dilde ‘mesleğin iyisi kötüsü olmaz’ mealinde bir atasözü vardır. Bu atasözünden maksat kimi meslek erbabını ‘yaptığınız meslekten utanmanıza gerek yok’ diye teselli etmektir.
İnsanoğlunun zaafları meyanında ‘mesleğiyle övünmek ihtiyacı’ da var. Mesela benim mesleğim, gazetecilik, son yıllarda, özellikle de son günlerde öyle övünülecek mesleklerden değil.
Gündemde olsa da, politikacılık bir meslek değil. Onun için, çocukları övünür mü, yerinir mi diye sormuyorum.
*
Politikacıdan söz açılmışken...
Biz burada politika konuşmuyoruz biliyorsunuz.
Hani kendine meslek olarak cellatlığı, yahut kariyer olarak politikacılığı seçmek isteyen gençler çıkabilir diye bunları yazıyorum. Burası İK ya...
Osman Bölükbaşı şimdikiler gibi değildi, çok renkli ve eğlenceli bir polikitacıydı. Bir ‘sanatçı’ idi. ‘Zengini hayırsız evlat, memuru süslü avrat, politikacıyı da kuru inat batırır’ lafını ilk kez onun ağzından duymuştum.
Kuru inat tamam, politikacı (yönetici) için bir felakettir. Ama asıl tehlike, politikacının (yöneticinin), sokaktaki adamın (çalışanının) ve daha da vahimi sağduyunun sesine kulağını tıkayıp ‘gaipten sesler’ duymaya başlamasıdır. Hele hele kendi sesini tanrının sesi sanmaya başlamışsa...
Bildiğim bildik, dediğim dedik, öttürdüğüm düdük diyen ve sadece kendi sesinden tahrik olan politikacılarımız (yöneticilerimiz) olmadığı için çok şanslıyız.

Hürriyet-İK, 09.06.2013


28 Mayıs 2013 Salı

Şirket odur ki…


daha doğrusu:

Her işten ayrılanı arkanızdan sövdürmeyi nasıl başarıyorsunuz?

-Her işten ayrılanı, arkanızdan size ve şirkete küfrettirmeyi nasıl başarıyorsunuz Allah aşkına?
Bir sohbet esnasında, kemiksiz dilime nedense tahammül eden bir patrona böyle sorduğumu hatırlıyorum.
Cevabını unuttum.
Muhtemelen ya ‘Aman Serdaaaaar’ ya da ‘Nassı yani?’ demiştir.
*
Söylemeye gerek yok: 
Çalışanlar ve iş arayanlar nezdinde imajı kötü olan şirket, kötü adaylarla ve kötü çalışanlarla yetinir; bu onun imajını daha da bozar ve bu kısır döngü kötüleşerek sürer…
Ve işten çıkarılan her çalışan, şirketin ve patronun imajı açısından pimi çekilip atılmış bir el bombasıdır.
Ey insan kaynakları çalışanı, birinci vazifen ve marifetin, bu çalışanı dahi terk ettiği ya da kapıya koyulduğu şirketin ‘iyi niyet elçisi’ haline getirip öyle göndermektir. Bunu beceremiyorsan, çünkü her patron layık olduğu İK’cıyla çalışır, en azından gidenin gönlünü almayı başar da hiç olmazsa arkanızdan yüksek sesle sövmesin.
-Çalışana veya dışarıya dönük imaj ve prestij reklamları için isterseniz trilyonlar harcayın; aleyhinizde konuşan tek bir çalışanın ya da eski çalışanın yaptığı tahribatı telafi edemezsiniz...
-Size yüzde yüz katılıyorum Serdar Bey!
Katılıyorsun da ne oluyor?
*
Groupe Casino’nun (*) İşe Alım Direktörü Thomas Vilcot’un bir kitabı çıktı geçenlerde: Recrutement responsable yani Sorumlu İşe Alım.
Kendisi ne kadar uyguluyor bilinmez, ama en azından adaylara karşı daha saygılı bir işe alım sürecini savunuyor kitabında. Mesela ön elemeyi geçemeyen aday adaylarına bilgisayar tarafından gönderilen otomatik cevaplara itiraz ediyor. Kişiye özel cevap verin diyor. Yanında çalışan 20 işe alımcıyı ‘adaylara yol göstermekle görevli İK koçu’ haline getirdiğini söylüyor. ‘Gerekirse, başvurdukları işin niye onlara göre olmadığını izah ediyoruz.’ Bu ciddi bir mesai gerektiriyor tabii,‘Ama bazen adayları şirket içinde akıllarında olmayan başka bir göreve yönlendiriyoruz.’ Groupe Casino bir yıldır iş müracaatı yapan adaylara bir ‘mutluluk formu’ doldurtuyormuş: Mülakatınız iyi geçti mi, görevlilerimiz sizi gereği gibi ağırlayıp ilgilendiler mi?
Çünkü, diyor Vilcot ‘Her adaya bir müşteriymiş gibi davranmalısınız’.
Bence sadece bir müşteri gibi değil, şirketin halkla ilişkiler çalışanıymış, reklamcısıymış, imaj elçisiymiş gibi davranmalısınız. Aday adaylığını bile kabul etmedikleriniz de dahil, her aday bu süreçten sonra sizin hakkınızda iyi konuşmalı ve sizin reklamınızı yapmalı.
İşe alım sürecinde, İK’cıların dikkat etmesi gereken 2 tehlike, daha doğrusu 2 temel günah bıkkınlık ve kibir.
Bıkkınlık, çünkü beş, on, elli adayla yazışıp görüştünüz mü iş rutine girer, işe alımcı ve mülakatçı yorulur, bezer. Dikkat dağılır. Bir müddet sonra ‘alalım birini bu iş bitsin’ psikolojisi ağır basar. Hele yönetici ne istediğini bilmiyorsa. Ki yaygındır.
Kibir, çünkü (hani yabancı konsoloslukların Türk vize çalışanları müstemleke işbirlikçisi psikolojisiyle kraldan fazla kralcı kesilir, kendi vatandaşlarına eziyet eder ya, o kadar olmasa da) iş arayan, belki o işe çok muhtaç olan adaylar karşısında sırtını şirkete dayamış işe alımcı kendini ‘muktedir’ hissetmeye başlar. Doğaldır.
Her iki durumda da – ama asıl ikisi üst üste bindiğinde - adaylara karşı dikkatsizlik hatta saygısızlık kolaydır.
Şirketler İK’cılarına bu açıdan çok yüklenmemeli, gerekli eğitimi vermeli ve fakat asıl işi, işe alımcının ve mülakatçının insafına bırakmadan, ‘adaya duyarlı’ işe alım prosedürlerini hazırlamalı ve uygulamalıdır.
Bunu sözlü olarak söyledin mi, İK’cıların tepkisi standart:
-Biz bütün bu söylediklerinizi zaten uyguluyoruz!
Aferin, ama bir kere daha düşünün, derim.
Unutmayın: ‘Şirket odur ki, işten atılan dahi hakkında iyi konuşa…


(*) Bu arada, Casino’yu dünya çapında bir marketler zinciri haline getiren ve ‘sosyal duyarlılığı’ ile tanınan Antoine Guichard 18 Mayıs’ta 86 yaşında öldü.

Hürriyet-İK, 02.06.2013



22 Mayıs 2013 Çarşamba

Karga kadar olamadık


Yazdıklarımı ‘hüzünle’ okuduğunu söyleyen bir bey bana attığı e-postada Türkiye’de insanların meslekî tecrübelerini kağıda dökmeyişinden, üniversitelerin icracıların tecrübelerine itibar etmeyişinden yakınıyordu. Haklı olarak. ‘Fabrikalar kurmuş bir nesil çekip gidiyor, kimsenin umrunda değil’ diyordu.
Ona cevaben seyrettiğim bir belgeselden söz ettim.
Amerikan Savunma Bakanlığı’nın finanse ettiği bir projeyle ilgili bir belgeseldi. Kargaların, kötülük eden insanların yüzünü tanıma yeteneğini ölçüyorlardı. Anladığım kadarıyla suçluların, hatta potansiyel suçluların teşhisinde kullanmayı düşünüyorlarmış.
Araştırdıkları konulardan biri de, kargaların bilgi ve tecrübelerini yavrularına aktarma becerileriydi. Bir bilim adamı “Kargalar eğer bu konuda başarılıysa, o zaman evrim denilen süreçte çok daha şanslılar demektir” diyordu.
*
Silikon Vadisi’ni gezen Başbakan, “Çalışanlar mesafe alıyor. Demek ki bizim de daha çok çalışmamız, bilgiyi üretmemiz, geliştirmemiz lazım. Onun için ben de bilgiyi insanlığın evrensel bir malzemesi olarak görüyorum. Bundan hep birlikte istifade edeceğiz” diyordu. (Hürriyet, 25 Mayıs pazartesi)
Doğrudur, ama bir yere kadar.
Başkalarının ürettiği bilgiden istifade etmekle yetinen toplumlar, giderek hızlanan bu yarışta nal toplamaya mahkûm.
Hele hele toplumsel gelişme denilen süreçte, bizim gibi (zaten kıt) bilgi birikimlerini ve tecrübelerini sonraki nesillere aktarmayı bilmeyen milletlerin hiç şansı yok.
Bu zaafımızdan dolayıdır ki, bizde her kuşak aynı tebrübeleri yaşar, aynı hataları tekrarlar ve toplum olarak asırlardır patinaj yapar dururuz.
Bilgiye, tecrübeye saygı göstermeyen bir toplum olduğumuz için midir? Bu kısır döngüde hangisi sebep, hangisi sonuç? Bilmiyorum.
*
Gene bir şey bilerek değil, ama bu coğrafyada yaşayan insanların (belki de Rumları, Ermenileri, Süryânîleri, yani nispeten daha eski ve yerleşik olan unsurları bu tanımın dışında bırakmak gerekir)…
Bir şey bilerek değil ama, bu coğrafyada yaşayan insanların, diyordum, karakter ve davranışlarında bireysel ve toplumsal genlerine işlemiş göçebeliğin etkisi olduğuna inanıyorum.
Oysa göçebe toplumlarda, hatta yerleşik köylü toplamlarında, ‘eskilere’ yani yaşlılara saygı önemlidir; sevgiden dolayı değil menfaat icabı:
Çünkü hayatta kalmak için olmazsa olmaz bilgi ve tecrübeye yaşlılar sahiptir de ondan. (Anaerkin fil topluluklarında suyun yerini sadece ‘anaç fil’ bilir mesela.)
Acaba diyorum - varsa bir uzman bana cevap verse keşke - bu tür ataerkil toplumlarda, eskiler iktidarı kaptırmamak için bilgi ve tecrübelerini kıskanç bir şekilde gizler, sadece vakti geldiğinde (yani ölüme yakın) yerlerini alacak olana, o da gıdım gıdım aktarırlar da, bizim bu zaafımızın sebebi de bu mudur?
(Zaten, batının çekirdek aile düzenini benimsediğimizden beri, ailede ihtiyarlar da kalmadı.)
*
Yüksek sesle düşünüyorum, sebebini bilmiyorum, bilebilecek altyapıya sahip değilim ne yazık ki; ama (romancı ve hikayeci de çıkmayan) bu coğrafyada, bilgi ve tecrübemizi yeni nesillere aktaramadığımız aşikar.
Başbakan’ın dediği gibi çok da çalışsak, ki Allah için çalışıyoruz, biriktiremedikten ve aktaramadıktan sonra, neye yarar?
Ve ne yazıktır ki, elin adamı kargaları incelerken, bizim yüzümüze bile bakan yok.

Hürriyet-İK, 26.05.2013