18 Şubat 2013 Pazartesi
Bir de üstüne rol yapmasını beklemeyin
Deniz otobüsünde önümde oturan abartılı süslü püslü hanım, 20 dakikalık sefer boyunca elindeki küçücük aynaya bakarak makyaj tazeledi. Daha doğrusu bir parmak kalınlığındaki makyajının üstüne bir kat daha çekti. İnerken göz ucuyla yüzüne baktım. Aklıma şöyle bir soru geldi:
Niye kimi insanlar ısrarla bardağın dolu yarısını görebilir (geçen hafta da böyle girmiştim yazıya gerçi), en olumsuz durumlarda dahi umutlarını kaybetmezken, kimileri (karamsarlar) bunu başaramazlar?
İyimserlerle kötümserleri ayıran fark nedir?
Çünkü geçenlerde bir İK yöneticisi, sohbetimizin orta yerinde bana “Serdar Bey siz niye bu kadar karamsarsınız?” diye sordu.
Ses tonundan, karamsarlığı(mı)n üzülecek bir şey olduğuna inandığı belliydi. Ona benim tavrımın karamsarlık değil, ne yazık ki ‘gerçekçilik’ olduğunu anlatamadım.
*
1-Psikologların söylediğine göre - biraz genelleme olacak ama - iyimserler en kötü durumda bile hemen ‘yapılabilecek şeye’ (yani potansiyele) odaklanırlarmış. Oysa en zeki karamsar dahi, teşhis, belki tahlil ile yetinir, ama pasif moda geçermiş. İyimserler gerektiğinde ‘gibi’ bile yapabilirmiş. Mesela umutsuz bir hastalığa rağmen ‘iyileşince ... yapacağım’ diye inanabilirmiş. Yahut yıllardır iş bulamadığı halde ‘bir işe girince ilk işim... olacak’ diye hayaller kurabilirmiş.
2-İyimserlerin ikinci ayırıcı özelliği ‘optimizasyon’ imiş. Yani ‘başlarına ne gelirse gelsin, yapılabileceğin en iyisini yapmak’.
3-Pozitif psikolojinin öncülerinden Pennsylvania Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Martin Seligman, iyimserlerle kötümserler arasındaki önemli bir farkı daha vurguluyormuş: İyiserler olayların ‘geçici boyutu’nu görürken, karamsarlar ‘sabit boyutu’na odaklanırmış. Yani çalıntı yaptığım makalede (*) verilen örnekle izah edeyim: Birinciler ‘her gün lokantada yemek yiyerek kilo verilmez’ derken, ikinciler ‘zaten rejim yaparak zayıflanmaz’ diye kestirip atarmış.
4-Bir önemli fark da ‘genelleme’ imiş. Kötümserler (mesela) ‘dizi seyretmek aptallık’ derken iyimserler ‘bu dizi çok sıkıcıymış’ derlermiş.
5-Bunların sonucu olarak, mesela çalışma hayatında bir tatsızlık olduğunda, iyimserler bunun özel hayatlarını, arkadaşlık ilişkilerini vs olumsuz etkilemesine izin vermez mesela eşleriyle kavga edince bunu işe yahut çocuklarıyla ilişkilerine yansıtmamayı başarırlarmış.
5a- ‘Paradoksal iyimserler’ denilen insanlar da, yani her şeyi toz pembe görmeyen, daha doğrusu her şeyin sadece olumlu yanına odaklanmayanlar da, olumsuzlukların hayatlarını zehir etmesini engellemeyi bilirlermiş. Öğreniyorlarmış daha doğrusu. Mesela patron sinirlerini mi bozdu? Eşlerini arayıp ‘hadi bu akşam bir yemeğe çıkalım, bir de güzel film bulup seyredelim, keyfim düzelsin biraz’ diye iyi şeyleri öne çıkarmaya ve sıkıntılarını telafi etmeye çalışabiliyorlarmış.
6- Demek ki, diyor psikologlar, kötümserlerin küçümsemeye çalıştığı iyimserler (çünkü iyimserlik çoğu zaman ‘aptallık’ gibi görülür) hiç de ne olup bittiğinin farkında olmayan embesiller ya da dünyayı toz pembe gören saftirikler değiller; ‘hayatın ne kadar kısa ve kıymetli olduğu bilen ve farkında olmadan bu pozitif inancı çevrelerine de yayan’ insanlar.
7- İşte bu son noktada iyimserlerle kötümserler arasındaki bir büyük zıtlık daha ortaya çıkıyor: ‘Aralarındaki en büyük fark zeka farkı değil, iyimserlerin çok cömert insanlar oluşu’ diyor bir psikolog.
*
Ben (Ali Poyrazoğlu mutlu olacak bunu okuyunca) Pierre Desproges gibi düşünmekte ısrar ediyorum:
“İyimserler mutlu aptallar, kötümserler mutsuz aptallardır!”
Gerçekçi insanlar, nerede iyimser, nerede kötümser olmak gerektiğini de bilirler.
Duygusuz, soğuk gerçekçilikten söz etmiyorum.
‘Tam ve gerçek bir insan’ olmak için ‘bütün duyguları yaşamak’ gerekir. Mutluluk, sıkıntı, heyecan, keyifsizlik...
İlla çalışma hayatından örnek gerekiyorsa, aynı saçmalıkların tekrar tekrar yapıldığını, aynı hatalarda kırk yıldır ısrar edildiğini gören;
Geçmişinde bir sürü ‘muhteşem proje leşi’ varken, önüne ‘aman efendim ne de güzel düşünmüşsünüzcü’ sahte iyimserlerin alkışları arasında, bir yere varmayacağını hatta proje sahiplerinin bile üç gün sonra unutacağını bildiği bilmem kaçıncı bir ‘şahane proje’ daha gelen ve buna bayılması beklenen;
İhtirası bile olamayacak kadar kifayetsiz insanlardan neler umulduğunu görünce, bir zamanlar yakındığı kifayetsiz muhterisleri bile mumla arar hale gelen insanın eleştirilerine hâlâ ‘kötümserlik’ demek için, insanın ‘fazlasıyla iyimser’ olması gerekir!
Şu kadar ki, bir profesyonelden, iyimser veya kötümser değil gerçekçi olması ve aklına yatmayan bir projenin bile başarılı olması için var gücüyle çalışması beklenir.
Ama bir de üstüne rol yapmasını beklemeyin...
(*) Le Figaro, 11.02.2013
Hürriyet-İK, 17.02.2013
8 Şubat 2013 Cuma
Yıldız tuşu sendromu
Duvara
konuşmayı sürdürmemek için bu kez farklı bir yöntem deneyelim. Şişenin dolu
kısmına odaklanalım.
Her
zaman eleştirdiğim millî vasfını kaybetmiş eğitimin (2ME diyelim, orman vasfını
kaybetmiş 2B’ler gibi) Türkiye’de demokratik bir toplum yaratmak için ne kadar
faydalı olduğuna bir göz atalım.
Demokraside
halktan istenen nedir? Önüne gelen 3 veya 4 adaydan (partiden) birinin üstüne
mührü basmaktır. Halk böylece kendi kendini yönetmiş olur.
Gerçek
demokrasilerle ‘sözde’ demokrasiler arasındaki fark ise, özgürlüklerdir.
Mesela, birden çok aday arasından seçim yapmak bir özgürlüktür. Seçim bokla
kaka arasında olsa da. Keza, iktidara talip olanları beğenmiyorsanız, memleketi
ben daha iyi yönetirim diyorsanız, parti kurmakta, aday olmakta özgürsünüz.
Size yedirmezler, o başka, ama deneyebilirsiniz.
(‘Peki ileri demokrasilerin farkı nedir?’
şeklindeki bir tuzak soruyla beni kovdurmaya çalışırsanız, şu kadar cevap
verebilirim: Gerçek demokrasilerde hukukun üstünlüğü, ileri demokrasilerde
üstünün hukuku geçerlidir.)
Madem
ki demokrasi, kazanma şansı olan birden çok aday arasından en az kötüsünü
seçmektir; biz de zaten gençlerimize, ilkokuldan üniversiteyi bitirene kadar,
sadece ve sadece ‘4 cevap şıkkından birini seçmeyi’ öğretiyoruz. Soru sormak,
cevabını bulmak, sorgulamak, anlamaya çalışmak, tartışmak, bunlar gereksiz
şeyler. Vakit kaybı. Soruları ve cevapları başkası hazırlıyor, senden tek
istenen birini işaretlemek.
Daha
önce çok söyledim, tekrarlamayayım, aynı çocuklar evlerinde de ‘demokrat’
yetişiyorlar zaten. Evde herkes birbirinin hakkına ve görüşüne saygılıdır.
Anneler babalar birbirlerine saygılı davranarak çocuklarına örnek olurlar.
Dayak mayak yoktur. Çocuklar fikirlerini söylemeye teşvik edilirler. Bütün
kararlar tartışarak, ortak verilir. Hasılı çocuklarımız daha çekirdekten
demokrat ve hakka hukuka saygılı yetişirler.
Kısaca,
2ME iyi ve doğru bir sistemdir, ‘Türk aile yapısına’ ve ‘Türk örf ve adetlerine’
uygun ve uyumludur. Buraya kadarında mutabıkız sanırım.
*
Örf
ve adetlerimizin ve 2ME’mizin bir büyük faidesi daha vardır, o da yarının
tüketicilerini doğru formatlaması ve yeni tüketim toplumuna uygun birer birey
haline getirmesidir. Bu yeni birey tipini yani modern tüketim toplumunun
bayıldığı ‘yeni insan’ı da, ‘sürünün içindeki koyun’ örneğiyle tarif
edebiliriz:
Herkes
ne düşünüyorsa onu (aslında sadece tüketmeyi) düşünecek, herkes ne yapıyorsa onu
yapacak, herkes nereye gidiyorsa oraya gidecek, özetle sürü halinde hareket
edecek ama koyun sürüsü, kurt sürüsü değil.
Filozof
Jean-Michel Besnier yakın zamanda çıkan (adını Sadeleştirilmiş İnsan – Yıldız Tuşu Sendromu, diye çevirebileceğim) kitabında ‘gelişme’ diye
sevindiğimiz şeye farklı bir açıdan bakıyordu. ‘Sesli cevaplama sistemi’
denilen şeyin nasıl bir kâbus olduğunu bilirsiniz. Birden ikiden üçten birini
tercih edin, tekrar dinlemek istiyorsanız yıldız tuşuna basın. İlerlemenin
özeti budur.
Yeni
teknolojiler güya hayatımızı kolaylaştırıyor ve bizi daha etkin/etkili/verimli
hale getiriyor. Besnier ‘İlerleme olarak insanlara kabul ettirilen yeni
teknolojiler ve yöntemler sakın insanı aptallaştırıyor, formatlıyor, kendi
otomatizmini bize empoze ederek daha az ‘insan’ haline dönüştürüyor’ diyor. ‘Bizi
birey olarak ‘daha çok’ (daha zengin) hale getireceğine teknoloji hakimiyeti
‘insanları sadeleştiriyor’.
Karmaşıklıklar,
özellikler, farklar, tereddütler, vazgeçmeler yerini çabuk verilen cevaplara,
çoktan seçmelere, standartlaşmış tercihlere bırakıyor, diyor. Sonuç? İnsanın
insanlığı azalıyor, insan ‘asgarî müşterek’ haline indirgeniyor, zevkleri en
basite, kelime hazinesi asgarîye indiriliyor, istek ve beklentileri
standartlaştırılıyor’ (ki gruplamak, saymak ve işlemek kolay olsun) diyor.
Besnier
tabii ki robot-hemşire, felçli insanların umudu olan robot-iskelet, canlı
organizmalarla makinaların sembiyozu, beyin-bilgisayar işbirliği gibi
beklentileri göz ardı etmiyor ama... bu hayallere erişmek için insanın ödediği
bedelin ne kadar ağır olduğunu vurguluyor. Robot insanlaşırken, insan daha
hızlı robotlaşıyor. Duygular, fikirler, kelimeler kıtlaşıyor, insanlık
kısırlaşıyor. Her bireyi tek ve farklı kılan insanın iç dünyası çölleşiyor.
İnsanoğlunun
makineler ve teknoloji ile ‘güçlenmesi’ için ‘insan’ın sadeleşmesi gerekiyor.
Ancak sadeleşmiş insanın yerine robotları veya bilgisayarı koyabilir,
sadeleşmiş insanla makineleri uyumlu hale getirebilirsiniz. Yaratıcı
karmaşıklık, incelik, farklılık, bilinmezlik... robot çağında istenen
özellikler değildir. Hasılı, bugün yapılmak istenen makineyi insana uyumlu hale
getirmek değil, insanı makineye uyumlu hale getirmektir. İnsanoğlunun ‘güçlenmesi’
için önce en basit, en elemanter özelliklerine indirgenmesi gerekir... diyor
Besnier.
Aile
yapımız, örf ve adetlerimiz, 2ME ve insana verdiğimiz değerle biz yarının
insanını yetiştiriyoruz, demem bundandır.
İyi
anlatamadıysam eğer, tekrar dinlemek için yıldız tuşuna basın.
Hürriyet-İK, 10.02.2013
4 Şubat 2013 Pazartesi
Futbolcunun aptalı…
2014 Dünya Kupası vesilesiyle beklenen binlerce
abaz… pardon futbol meraklısını dikkate alarak, Brezilya’nın Belo Horizonte
kentinde seks işçilerine İngilizce ve İspanyolca dil kursları açılmış. Projenin
sahibi Minas Gerais Eyaleti Fahişeler Derneği Başkanı, “Bu kadınların (bu
sayede) müşterileriyle pazarlık yapabilmelerini, adil bir ücret elde ederek
çıkarlarını korumalarını istiyoruz” diyordu.
Fahişeler Derneği’nin bu yaptığı bir
‘anticipation’dur.
Kelimenin bugünün Türkçesinde efendi gibi bir
karşılığını bulamadım.
(Hayat felsefesi “Yarına Allah kerim” olan bir
toplumda ‘anticipation’ kavramı bile olmaz ki bir isim üretsin!)
‘Öngörü ve hazırlık' diyelim.
Çok önemlidir!
*
Aykırı modacı Paul Smith, nerede okuduğumu unuttum,
‘Kalecinin yalnızlığı’ başlıklı bir makalesinde bundan söz ediyordu. Albert
Camus, Papa 2.Ioannes Paulus, Sir Conan Doyle, Vladimir Nabokov ve hatta
Ernesto ‘Che’ Guevera’nın ortak özelliklerinin gençliklerinde ‘kalede durmak’
olduğunu hatırlatıyor, “Belki de, takımın diğer 10 oyuncusuyla aynı formayı
giymek kimi insanları tatmin etmiyordur” diyordu. “Belki bunlar kendiyle yalnız
kalmaktan hoşlanan, içe kapanık insanlardır. Belki de zaman zaman ‘herkesin
ilgi odağı’ olmaktan hazzeden tiplerdir…”
Bir kaleciyi diğer futbolculardan ayıran nedir?
İşler kötü gittiğinde takımı kurtarması beklenir,
yani payına düşenden (11’de 1) çok daha fazla sorumluluk taşır.
Formda olmadığı gün sahada gezinmek, pas almamak
için saklanmak, topa girmemek gibi bir lüksü yoktur.
Sonra, kaleci hareketsiz kaldığı için üşür, tek
başına olduğu için sıkılır. Tek başına sevinir, tek başına üzülür.
Oyunu biraz dışarıdan seyrettiği için hataları
herkesten iyi görür, ama müdahale edemez; bağırır çağırır, yerinde tepinir
durur.
Ve (Smith’in dediği gibi) iki kale arkasında genelde
iki rakip takımın en fanatik taraftarları olduğu için, maçın bir yarısında
alkışlanır, diğer yarısında yuhalanır ve kafasına bir şeyler atılır.
Her durumda, kaleci çok yalnız bir insandır.
Smith, kaleciyi rok gruplarındaki bateristlere de
benzetiyor: “İkisi de yerinden kımıldamaz. Zaten ikisi de diğerlerinden ayrı
olarak çalışır…”
Bütün bunlar kalecilerin karizmatik ve bir ‘stil
sahibi’ olmasına engel değildir diyor (konuyu bir şekilde modaya getirmesi
gereken) modacı Paul Smith. Gelmiş geçmiş en büyük kalecilerden Rus Lev Yaşin
mesela daima simsiyah giyerdi. Bugün kaleciler rengarenk, hatta fosforlu mayo
giymekten çekinmiyorlar.
“Ve genelde, sahada ‘anticipation’ becerisi en
yüksek olan oyuncu, kalecidir. Ben de aynı durumdayım. Moda trendlerini
öngörmek ve ona göre hareket etmek (antisipe etmek) zorundayım. Kaleci için
bir maç neyse, benim için de bir moda sezonu o demek. Tek fark, ben hata
yaparsam, kimse teselli etmek için gelip kafalı okşamıyor.”
*
Çalışma hayatında da böyle yalnız ‘kaleciler’ vardır
(diyor konuyu bir şekilde İK’ya bağlaması gereken Serdar Devrim.)
Takımın biraz dışında kalırlar. Yalnız çalışır,
yalnız ısınırlar.
Takımın sigortasıdırlar, ama nadiren bir ‘yıldız’
olurlar. En çok kazananlar listesine giremezler.
İşler iyi giderken dönüp bakan pek olmaz. İşler kötü
gittiğinde kalede birinin olduğu akla gelir.
Takım gol attığında sevincin uzağında kalırlar.
Takım gol yediğinde, golü yiyen neticede onlardır. Hataları olmasa bile
kendilerini ‘şahsen’ başarısız hissederler.
Kimin iyi oynadığını, kimin sahada saklandığını,
kimin yanlış pas verdiğini, yapılan hataları herkesten iyi görürler.
Ama beyhude tepinip dururlar, bas bas bağırırlar.
Ve, Smith’in dediği gibi, oyunu en iyi onlar
‘antisipe’ ederler... ama faydası olmaz.
Gene de onlar bıkmadan, usanmadan takımın kalesini
beklerler...
Belki de ‘futbolcunun aptalı kaleci olur’ demeleri
bundandır!
Hürriyet-İK, 3 Şubat 2013
23 Ocak 2013 Çarşamba
Vergi ödememek için erken ölür müsünüz?
Prof.Dr. Şükrü Kızılot Hürriyet’te günlerdir yazıyor; gelir vergisi kanununda önemli değişiklikler yapıldı, vergiler kimi durumda 100 katına çıkıyor, mirasçıların fena halde canı yanacak, diyor.
Bu değişiklik, British Columbia Üniversitesi’nden Wojciech Kopczuk ile Michigan
Üniversitesi’nden Joel Slemrod’un The Review of Economics and Statistics’in
Mayıs 2003 sayısında yayımlanan bir makalesini yeniden gündeme getiriyor. Konu ilginç
ve çok eğlenceli:
‘Mirastan
alınan vergilerin artması veya azalması insanların ölüm tarihini etkiler mi?’
Kimse vergi ödemekten hoşlanmaz. (Bakınız: İradesiyle vergi ödeyen enayidir - Hürriyet-İK 18.09.2011) Zenginler,
fakirler kadar da hoşlanmaz. Ama bu antipatiyi, ölüm tarihini erkene almaya
yahut ertelemeye kadar vardırabilirler mi?
İnsanlar ev alacakları, evlenecekleri hatta çocuk yapacakları
zamanı seçerken ödeyecekleri vergiyi dikkate alıyorlar da, hayatlarının en
önemli hadisesi (yani ölüm) söz konusu olduğunda niye es geçsinler?
*
1999’un son aylarında ABD’de doğal ölümler (daha önceki yılların
aynı dönemine göre) azalmış. 2000’in ilk aylarında ise ortalamanın çok üzerinde
ölen olmuş. İddiaya göre bunun sebebi… ihtiyarların ‘ölmeden dünya gözüyle 2000 yılının yılbaşını yani Milenyum’u bir
göreyim’ iradesi imiş.
Çünkü - gazeteci ve blogger Pierre
Barthélémy’den öğrendim - insan, mesela doğumgünü, önemli bir dini bayram yahut
çocuğunun mürüvveti gibi ‘çok istediği
ve beklediği bir tarihe kadar’ dişini (veya başka yerini) sıkıp
ölmeyebilirmiş.
Bilime inanan bir insansanız, bunu ‘beynin ve iradenin gücüne’ yahut ‘psikolojinin önemine’ bağlayabilirsiniz. Dine inanan bir insansanız
Azrail’in hoşgörüsüne…
Yukarıda sözünü ettiğim makaleye bakarsanız, vergi oranlarında
yapılan değişiklikler de, aynı şekilde, insanların ölüm tarihini öne almasına
veya ertelemesine sebep oluyormuş.
İki akademisyen, ABD’de 13 kez veraset ve intikal vergisi
değişikliği yapılan (8’inde vergi oranları artırılmış, 5’inde indirilmiş) 1917
ila 1984 yılları arasını incelemişler. Bu 67 yıllık dönemde ölen onbinlerce
insanı taramışlar. Acaba vergi mevzuatındaki değişikliğe denk gelen dönemlerde
ölüm ortalamalarında bir değişiklik olmuş mu?
Sonuç: Evet!
10.000 dolar daha az vergi ödeme imkanı var ise, insanların % 1,6’sı ölümünü öne alıyor veya
erteliyormuş.
*
İlginç bir sonuç ama, araştırmacılar, kendileri de kabul
ediyorlar: İstatistik açıdan vergi oranı ile ölüm tarihi arasında bir
korelasyon varsa da, bu ‘insanların
vergiden kaçınmak için erken ya da geç öldüklerinin ispatı’ olamaz elbette.
Ayrıca, mirasçıların vergiden kaçınmak için ölüm tarihini
değiştirmiş olmaları da ihtimal dahilinde.
Bu arada, 1984’ten bugüne tıp çok ilerleri.
Meslektaşım Barthélémy’nin de dediği gibi, artık bugün düşük
vergi ödemek için dedeyi makinaya bağlayıp yeni vergi kanunu yürürlüğe girene
kadar yaşatmak, yahut artan oranlara yakalanmamak için fişini erken çekmek de
mümkün.
Not: Hükümet
zaten kendinden olmayan doktorlara gıcık. İster misiniz işgüzar savcının biri
bu yazıyı ihbar kabul edip ‘Doktorlar
vergi kaçakçılarına yardım ve yataklık yapıyor’ diye soruşturma başlatsın!
Hürriyet-İK, 27.01.2013
17 Ocak 2013 Perşembe
Duvara konuşan adam
10 yıl önceye ait bir yazı geçti elime. Gene Hürriyet’in bir yan yayınında, Avrupa’daki komünist partilerle ilgili ‘ciddi’ bir yazısın ertesi, şöyle yazmışım:
*
Bayram arifesi sıktım biliyorum. Hayat yeteri kadar ciddî zaten... Ayrıca, bir sürü laf ediyorum, ona buna kakıyorum ama, hedef aldıklarımın utandığı, sıkıldığı da yok maşallah.
Bayram arifesi sıktım biliyorum. Hayat yeteri kadar ciddî zaten... Ayrıca, bir sürü laf ediyorum, ona buna kakıyorum ama, hedef aldıklarımın utandığı, sıkıldığı da yok maşallah.
Acaba burada boşuna mı
konuşup duruyoruz?
Kudüs'te görevlendirilen bir gazeteci, Ağlama Duvarı'nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevî'nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama:
- Adınız?
- David. Polonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla'da bir
manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv'de bir çiçek serasında
çalışıyor...
- Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı'nın önünde, dua
ederken görüyorum.
- Evet, her sabah dükkânı açmadan buraya gelirim. Dünya
barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim. Öğle tatilinde bu sefer
insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan'a yalvarırım. Akşam da,
eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ederim.
Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.
- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?
- İsrail'e göçtüğümden beri, yani 40 yılı geçti.
Gazeteci çok etkilenmiş, heyecanla sormuş:
- 40 yıldır her gün dua ediyorsunuz. 40 yıldır
yılmadınız. Bugün nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?
Uzun uzun iç geçirmiş yaşlı Musevî; sonra bezgin bir
sesle cevap vermiş:
- Vallahi artık bilemiyorum, demiş. İçimde, sanki
duvara konuşuyormuşum gibi bir his var.
(Hürriyet-internet,
2 aralık 2002)
*
On yıl sonra gene aynı yerdeyim.
Duvara konuşasım yok bugün…
Hürriyet-İK, 20.01.2013
13 Ocak 2013 Pazar
Sakın bu soruları sormayın sonra sizi gazeteci sanırlar
Hükümet, bireysel emekliliği
desteklemek için yeni bir uygulama başlattı. Eskiden bireysel emeklilik
priminin bir bölümü gelir vergisinden düşülebiliyordu. 1 Ocak’tan itibaren
inandırıcı olmayan gerekçelerle bu sistem değişti ve vergi indirimi yerine
devletin sisteme girenlere katkı yapacağı müjdelendi.
Ekonomi sayfalarındaki haberler ‘Devlet
istisnasız herkese % 25 katkı yapacak. Emeklilik faizden çok kazandıracak.’
diyordu.
• Kendi sigortalısına, yani eski
SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı (yeni Sosyal Güvenlik Kurumu) emeklilerine
utanılacak bir emekli maaşını reva gören devlet (*), ne yüzle özel bankaların
kurduğu bireysel emeklilik fonlarına vatandaşın vergileriyle destek veriyor
diye soran yok.
• Devlet özel bankalara (ve belki
de Türkiye’ye girmek için bu uygulamayı bekleyen yabancı emeklilik fonlarına)
teşvik verecek parayı bulabiliyorsa, niye SGK’ya aktarmıyor, niye adam gibi bir
emeklilik sistemi kurmaya çalışmıyor?
• Bireysel emeklilik için para
ayırabilen vatandaşlara devletin katkı yapması, bu imkana sahip olmayan fakir
fukaraya karşı haksızlık ve ayrımcılık değil mi? Asgari ücretlinin üç kuruş
gelirinden kesilen vergilerin imkanı olanların emekliliğini yahut özel
bankaların fonlarını desteklemek için kullanılması yasal mı, meşru mu?
• ‘Devlet herkese % 25 katkı
yapacak’ demek, 100 lira yatırana 25 lira, 100 bin lira yatırana 25 bin lira
katkı demek, değil mi? Değil. Devlet katkısı yıllık asgari ücretin % 25’iyle
sınırlı. 2013’te üst sınır aylık 250, yıllık 3.000 TL. Yani 100 bin TL prim
ödeyen % 25 değil, % 3 katkı alacak. Hasılı herkese % 25 katkı lafı yalan. ‘Devlet
bireysel emeklilik sistemine girenlere yıllık 3.000 TL’ye kadar katkı yapacak’
derler buna. Maksat vatandaşı kandırmak değilse elbet.
• ‘İstisnasız herkes’ dedikleri de,
‘bireysel emeklilik sistemine gidenlerden ayda 1.000 TL’ye kadar prim ödeyenler’
demek aslında. Peki Türkiye’de acaba kaç kişi, çoluğunun çocuğunun geçimini
temin ettikten, varsa resmî sigorta primini ödedikten, asgarî tasarrufunu
sağladıktan, asgarî yatırımını yaptıktan sonra, bir de üstüne bireysel
emeklilik için para ayırabilir? Herhalde ekonomi sayfalarının dediği gibi ‘istisnasız
herkes’ değil.
• Hürriyet’in bir ekonomi yazarı, %
25’i cepte farz ederek ‘Yüzde 25 getiri bugün hiçbir yatırım aracında yok’
diyordu. Doğrudur, aylık 1.000 TL’ye kadar emeklilik primi ödeyenler için % 25
ekstra prim söz konusu. Ödenirse elbet. Maksat küçük tasarruf sahiplerini
desteklemek olsa, itirazım yok. Tabii ki söz konusu devletin, önce tasarruf
yapma imkanı olmayan, değil tasarruf, geçimini temin edemeyen gerçek fakir
kesimin sosyal güvenliğini temin etmiş olması kaydıyla. Türk devleti bu
görevini yerine getirmiş midir?
Bireysel emekliliğe girebilen
azınlığın günü geldiğinde emekli olup parasını alabilmesi ve devletin söz
verdiği katkıyı sürdürmesi de ayrı bir konu elbette.
Eski bir yazıda 'devletin, temel
görevlerini özelleştirme hakkı yoktur. Yoksa... Sağlık gitti, eğitim gitmek
üzere, güvenlik ve adalet de sırada' diye yazmıştım. (Eğitimin Millî’si nerede kaldı? 9 Ekim 2011) Doğrusu emekliliğin
özelleştirilebileceği ve devletin bunun için teşvik primi ödeyebileceği aklıma
gelmemişti.
Böyle giderse Türk Devleti’nin
fonksyonu, vatandaştan zorla vergi almak, sesini yükseltenlerin üstüne polis ve
asker salmak, savcılarla suçlayıp hakimlerle mahkum ettirmek ve gardiyanlarla
hapiste tutmaktan ibaret olacak.
(*) Türkiye’nin emeklilik ayıbı konusunda bakınız Hürriyet İK 3
Ağustos 2008, 10 Temmuz 2011, 8 Nisan 2012
Hürriyet İK, 13.01.2013
6 Ocak 2013 Pazar
Gangnam Style
Geçen hafta televizyon dizileri, bu hafta Gangnam Style...
Ses getirebilmek ya da gündemde kalabilmek ümidiyle, gündemde ne varsa sazan gibi atlayan köşe yazarlarına benzetilmek endişem olmadığı için (çünkü hiç gündemde olmadım, olmak için bir gayret göstermedim, gösterseydim de başaramazdım) rahat rahat bu konularagiriyorum.
Görmemiş, duymamış olamazsınız: Gangnam Style (1) diye bir ‘şey’ortalığı kasıp kavuruyor.
Lütfedip beni okuyanlar büyük bir olasılıkla benim kafamda olduğu için, sizin de bu ‘şey’den tiksindiğinizi tahmin edebiliyorum.
Ama küçümsemek yanlış. Yaşadığımız dünyayı anlamak isteyenlerin bu fenomene bir izahat araması şart.
Nasıl oluyor da bu kadar sevimsiz, komik, ‘kiç’ bir şarkı ve dans internette 5 ayda 1 milyar kez izleniyor? (Bu bir dünya rekoru imiş.)
Nasıl oluyor da BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’dan Google’ın patronu Eric Schmidt’e herkes bu ‘şey’den söz ediyor?
Seçim kampanyası sırasında Al Green’in Let’s Stay Together’ini, Robert Johnson’un Sweet Home Chicago’sunu mırıldanan Barack Obama’nın bile ‘Tekrar seçilirsem Gangnam Style dansıyapabilirim’ diye vaat etmesi herhalde boşuna değil.
*
Erkek dergisi GQ’nun yayın yönetmeni, yazar Emmanuel Poncet diyor ki (2):
* Gangnam Style ‘dünyanın ağırlık merkezi’nin ekonomiden sonra kültürde de Uzakdoğu’ya kaydığının müzikal ispatı.‘Kültürel güç dengelerinin yeni Kore-grafisi’. Düne kadar anglosaksonların elinde olan pop hakimiyetinin Kawaii(Japonca ‘minyon’) diye tanımlanan Japon gençlik değerlerine, daha doğrusu -Japonya da geride kaldığına göre - bunun Kore versiyonu olan K pop’a geçişinin bir göstergesi.
* David Getto gibi DJ’ler tarafından Batı diskolarında popüler hale getirilen ‘bling bling’ (sonradan görme, zevksiz, görgüsüz, dikkat çekmekten ve parasını göstermekten hoşlanan) hip-pop stiliyle video oyunu ve manga düşkünü ‘komplekssiz’ Uzakdoğu gençliğinin buluşması.
* Koreli Psy’nin topluma bulaştırdığı bu garip ‘gemi azıya almış at dansı’, belki bilmeden ‘pop kültürün yaşadığı şoku’ resmediyor. (Daha doğrusu ‘videoediyor’.) Papyon (ki Fransızca’da kelebek demektir) kravatı ve komik kıyafetiyle, Asyalılar’ın lüks düşkünlüğünü ve yeni kitlesel dandiliği tiye alıyor.
* Gangnam Style’ın başarısının bir sebebi de bir ‘haunting melody’oluşu. Psikanalist Theodor Reik’in 1925’te ‘takıntı müziği’ adını verdiği (umarım doğru çevirdim) ve bizi ‘huzurlu çocukluk dönemimize’ geri götürüp rahatlatan müziklerden. Sürekli tekrarlanan ‘Gangnam Style’ ve ‘oppa’ nakaratıve abuk sabuk hoplayıp zıplamalarıyla, primer itkelerimizi (pülsiyon) harekete geçiren bir ‘çocuk şarkısı’ yani. Koreli’nin de kendine sahne adı olarak ‘Psy’yani ‘psikoloji’nin kısaltmasını seçmesi tesadüf değil.
* Ayrıca, Psy’nin ve klipteki dansçıların şamanlar yahut kızılderili savaşçılar gibi zıplayıp durması ve ‘savaşçığlıkları’ atması da (tıpkı bu pop türünün en iyilerinden biri olan Queen’in We are the champions’u gibi) insanların‘diline ve bedenine dolanmasına’ sebep oluyor. Psy ve bu şarkıyla (alay ediyor ayaklarına) dans edip tepinen milyonlar, Koreli, Çinli, Amerikalı, Türk olsun (Türk’ü ben ekledim), bilinç altında aslında bezirgan küreselleşmeye karşıtepkisini ortaya koyuyor. Ama çocukça ve paradoksal bir tepki elbette.
*
Hani fıkradaki adam ‘Benim kızım da o...pu oldu ama ben senin kadar güzel anlatamıyorum’ demiş ya. Ben de yukarıda yazısından (ç)alıntı yaptığım meslektaşım Emmanuel Poncet kadar güzel analizler yapamıyorum. Meramımı kendi üslubumca anlatmaya çalışmama izin verin:
68 kuşağının toplumsal ve kültürel kalıpları kırmak ve her alanda özgürlüğünü kazanmak için verdiği mücadeleyeşahit olmuş; kendisi de özellikle Türkiye’de aynı uğurda çok ağır bir bedel ödemiş; bu arada yok saçını uzattı/eteğini kısalttı, yok blucin giydi, yok kızlarla/erkeklerle elele gezdi diye ‘büyükler’den işitmediği laf ve dinlemediği‘nasihat’ kalmamış bir 78 kuşağı mensubu olarak... benim ‘şimdiki gençler’ diye başlayan bir eleştiri cümlesi kurmamı beklemeyin. Sadece değer ve önem verdiğim için anlamaya çalışıyorum. Ve muhtemelen, tıpkı babalarımızı anlamayan dedelerimiz, bizi anlamayan babalarımız gibi, biz de çocuklarımızı ve onların kurduğu dünyayı anlamayacağız. Onların da ipinde değil zaten.
Şahsi olarak şu kadarını söyleyeyim ki...
Avrupalılar ve Avrupa kültürüne özenerek büyümüş çevre ülkelerin aydınları, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra dünyayıişgal eden Amerikan kültürünü, Amerikan değer hükümlerini ve yaşam tarzınıanlamakta zorlanmış, ‘materyalist-sonradan görme-görgüsüz-kro’ bulmuş ve küçümsemişlerdi. Çok da haksız değillerdi.
Bugün dünya ekonomisine hâkim olmaya ve dolayısıyla (ve mesela Gangnam Style’ı 5 ayda 1 milyar insana ulaştıran teknoloji ve iletişim devriminin de katkısıyla) dünya kültürüne, yaşam tarzına damgasını vurmaya başlayan Çin, G.Kore vb ülkelerin Gangnam Style’ın da hicvettiği değer hükümleri, kültürleri, yaşam tarzları, zevkleri... belli ki çok tartışılacak ve eleştirilecek ve küçümsenecek.
Ve gene ihtimaldir ki, tarihin kuralı gereği, gelen (Çinli) gideni (Amerikalı) aratacak!
(1) Hâlâ bilmiyorsanız, Gangnam, Güney Kore’nin başkenti Seul’ün modern ve zengin bölgesi. Video, bu semtte yaşayan ‘zengin çocukları’nın bir parodisi. Güya...
(2) Le Monde, 22.12.2012Hürriyet-İK, 06.01.2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


