24 Kasım 2013 Pazar

Öğretmenlerin yatacak yeri yok


Herkes âdet yerini bulsun diye öğretmenleri bir günlüğüne göklere çıkarırken benim burada yazacaklarım ters gelebilir ama, artık alıştınız sanırım.

Beni aykırı ve antipatik bulanlar zaten okumayacaklardır.

Bir kere daha söylüyorum:

Çocuklarımızı yanlış yetiştiriyoruz.

Eğitim sistemimiz berbat. Bunu Koca Reşit Paşa’dan beri konuşuyoruz. Altı ayda bir değiştiriyoruz. Ama beter etmekten öte işe yaramıyor.

Ama benim sözünü ettiğim bu da değil. Daha da temel bir mesele.

Ana-baba olarak (sizin gibiler, benim gibiler) çocuklarımızı yanlış yetiştiriyoruz.

Öğretmenlerimiz de çocuklarımıza sadece yanlış eğitim değil, zarar da veriyorlar.

*

Çocuklarım hayata atıldılar, yahut atılmak üzereler. Hâlâ korkarım bana bir gün hesap soracaklar diye:

“Baba, ne hakkın vardı bize böyle yanlış, böyle çağdışı değer hükümleri aşıladın?”

Bir baba olarak utanıyorum. Ama çok geç.

Gerçekten, çocuklarımıza ne saçmalıklar öğrettik.

Yalan söylemeyin, verdiğiniz sözü tutun, haysiyetli olun, el etek öpmeyin dedik mesela.

Yarın bu çocuk ya siyasete atılmak isterse?

Dürüst ve namuslu olun; sakın hakkınız olmayan şeye (kimilerimiz ‘haram’ deriz bunun adına) el uzatmayın dedik.

Yarın bu çocuk ya belediyede yahut bir bakanlıkta iş bulursa?

Açgözlü olmayın, emeğe saygı duyun, borcunuza sadık olun, başkalarının hakkına göz dikmeyin falan dedik yahu.

Yarın bu çocuk ya ticarete atılırsa?

Daha böyle ne saçmalıklar öğrettik küçücük çocuklara.

Oysa…

Yarın onlar bu memlekette yaşayacaklar.

Yarın bugünleri bile arayacaklar.

Dövüp arsız etmek, sövüp yüzsüz etmek, ezip hırsız etmek varken. Ahlaksız, hayasız, duygusuz, saygısız, vicdansız... hasılı muteber birer vatandaş olarak yetiştirmek varken.

Fenalık ettik çocuklarımıza.


Not: Siyaseti, memuriyeti, ticareti namusuyla ve haysiyetiyle yapan elbet çok insan var. Ama inanın işleri çok zor. Her gün daha zor.


*
*    *


20’li yaşlarda da olsa, ellerinden öpülür

Bazı meslekler para için yapılmaz, aksi halde ulviyetini, kutsiyetini kaybeder. Para var diye doktor olandan insana hayır gelmez. Mesleğin imkanlarını para, iktidar, itibar ve itiraf edilemeyecek menfaatler için kullanan gazetecinin neye benzediği ortada. Her meslek insanın gözünde kutsaldır, ama en kutsalı şüphesiz öğretmenliktir. Bugün 24 Kasım, Öğretmenler Günü. (*)  Son hocam geçen sene öldü. Elini öpeceğim hocam kalmadı. Ama ben, onların yerine, onların yetiştirdiği ve bugün Hürriyet İK’da karşılıklız fedakarlıklarından bir iki örnek verdiğimiz 20’li, 30’lu yaşlardaki öğretmenlerin ellerini öpüyorum.


(*) Geçen sene bu vesileyle öğretmenlerimden ‘hürmetle, minnetle’ söz etmiştim. İzninizle tekrar etmeyeyim: 

http://serdardevrim-ik.blogspot.com/2012/11/hurmetle-minnetle.html




16 Kasım 2013 Cumartesi

Homo otus

ya da

Kitap okumayanan beyni ve zekası gelişmez 

10 Eylül’de yapılan taç giyme töreninde, Hollanda’nın yeni kralı halkına kötü bir haber verdi: Hollanda Krallığı artık bir ‘refah devleti’ değildir!
Daha düne kadar sosyal adalet ve sosyal politikalar konusunda Avrupa Birliği’nin ‘rehber ülkesi’ (Gidsland) olmakla övünen, Avrupa’nın en müreffeh memleketlerinden biri olan Hollanda’da halk, artık ekonomik açıdan ‘kaderine terk edildi’ demektir. Tabii bu görece bir terk edilmedir. Bizdeki gibi devlet tuttuğunu öper, zengin fakiri ezer, yolunu bulan malı götürür, iradesiyle kendini vergilendiren kerizdir ekonomisiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur.
Buna rağmen aydınlar ekonomik krizin sonuçlarından sadece biri olan ve çok daha vahim bir ‘kültürel kriz’e üzülecek vakit buluyorlar:
Kitap satışlarındaki korkunç düşüş.
Hollanda’da 2012 yılında kitap satışları taban yaptı. 2008’e göre düşüş yüzde 20. 2013’ün ilk yarısında düşüş yüzde 30’un üstünde. Negatif bir Avrupa rekoru…
Profesyoneller kitap satışlarının 2008’de 50,6 milyondan birkaç yıl içinde 25 milyona düşeceğini tahmin ediyorlar.
Tarihçi, yazar ve yayımcı Bastiaan Bommelje “Bu kriz ülkenin entelektüel dokusunu ve gelecek nesillerin yarınlarını tehdit
ediyor
” diyor.
AncaK uzmanları asıl endişeye düşüren başka bir istatistik. Hollandalılar’ın kitap okumak için harcadıkları zaman erozyona uğruyor: Son 30 yılda ortalama bir Hollandalı’nın haftada kitap okumaya ayırdığı süre yüzde 44 gerileyerek 3,8 saate düşmüş. 10-19 yaş arasındaki bir genç, haftada sadece 12 dakika kitap okuyor. Hollandalı okul çocukları uluslararası yarışmalarda son sıralarda. İlkokul mezunu 4 çocuktan biri doğru dürüst okumaktan yazmaktan aciz.
Le Monde’da okuduğum bu bilgileri size niye aktarıyorum?
Çünkü 2010 senesinde Leiden Üniversitesi tarafından yapılan...
Ama durun, önce Türkiye’nin durumunu bir hatırlayalım.
*
Ankara Matbaacılar Odası’nın internet sitesinde verilen bilgilere göre:
Her 100 Japon’dan 14’ü düzenli kitap okurken (Türkiye 173 ülke içinde 86’ncı sırada olduğu için hangi ülkeyle mukayese etseniz fark etmez) bu oran Türkiye’de yüzde 0,01 yani 10 binde 1.
1 Japon yılda 25 kitap okurken, 6 Türk yılda 1 kitap okuyor.
1995’te bir Türk’ün kitaba harcadığı para 0,45 Amerikan doları (mesela Norveç’te 137 $ - Dünya ortalaması 1,3 $)
Bu kadar bilgi yeter değil mi? Zaten ne kadar kültürlü bir toplum olduğumuzu hepimiz görüyoruz, biliyoruz, yaşıyoruz.
*
Bizim memlekette varsılların yoksulları anlayış ve bilimsel mazeret ayaklarında hor görürken sarf ettiği yaygın geyiklerden biri ‘halkın buğday ve nohutla beslendiği, hayvansal protein tüketmediği için beyninin gelişmediği’ teorisidir.
Paleoantropolojik hafızam (ki yabancı televizyonlarda izlediğim belgesellerle sınırlıdır) beni yanıltmıyorsa eğer, insanın atalarından biri ot yerine etle beslenmeye başlayınca beynine (bağırsakların tasarruf ettiği) daha çok kan gitmeye başlamış da, beyni ve dolayısıyla aklı gelişmiş de... bu günlere gelmişiz yumurtaya can veren vesaire vesaire.
Yani hayvansal proteinin (zararları yanında) beyin gelişmesine faydaları yadsınamaz da, sorun bundan ibaret olsaydı bizim hafta sekiz gün dokuz kebapçıdan çıkmayan Sami’nin Einstein gibi olması gerekirdi, ki değil.
*
Bu satırları okumayacak olan gençler “İnternette her aradığımızı bulduğumuz, tabletten yahut cepten her türlü bilgiye anında ulaştığımız bir çağda kitap okumaya ne gerek var?”
diye düşüneceklerdir.
Daha doğrusu düşüneceklerine, bir yerlerden duydukları bu lafı tekrarlayacaklardır.
2010 senesinde Leiden Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmadan söz ediyordum, laf yarım kaldı.
Uzun araştırmalar sonunda uzmanların çıkardığı sonuç bir cümleden ibaret: “Kitap okumak çocuğun okul başarısını arttırdığı gibi zekasını geliştirir”.
140 vuruşluk Tweet’lerle, Face’de like edilen geyiklerle, kedili köpekli videolarla, televizyondaki zeka özürlülere göre formatlanmış oyunlar ve dizilerle... ne yazık ki insan beyni gelişmez. Olanı da kurur.
Yazar Bastiaan Bommelje, (neandertal benzetmesi yaparak) ‘nederland adamı’ dediği ‘yeni Hollanda gençliği’ni şöyle tanımlıyor:
“Sıfır boyutlu, kitapsız hayatından son derece memnun ve IPhone’undan kendi Face hesabını ‘like’layan yeni bir tür...”
Eğer Hollanda’da sistemin yarattığı ‘homo nederlandus’ gençliği böyle ise, Türkiye’de iktidarın yaratmaya çalıştığı ‘homo tayyibus’ tadından yenmez!

Not: Durumdan vazife çıkaracak olan savcı bey kardeşim, burada söz konusu olan ‘homo’ eşcinsel mealinde değildir; bilimde kullanıldığı gibi ‘adamı’ anlamınadır. Başbakanın ‘iktidar istifa’ lafını ‘hakaret’ olarak algıladığı bir memlekette tedbiren hatırlatmakta fayda var.

Hürriyet-İK, 17.11.2013 




8 Kasım 2013 Cuma

#AntiKonformizm ya da Gençlere güvenmek lazım





İthalat-ihracat işi yapan bir dostum vardı. İ.Ö. yani internetten (hatta fakstan) öncesinden söz ediyorum, bütün işlerin teleksle ve telefonla yapıldığı yıllar. Çalışma masası 20-30 cm yüksekliğinde teleks kağıdıyla kaplı olurdu. Asla klasöre filan koymazdı. Teleks kağıtlarının üzerinde çalışır, yazar çizer ve her aradığını da şıp diye bulurdu.

Gazetede, hemen arkamda, hafta sonu ilavelerinin bir yazarı oturuyor. Daha doğrusu masası duruyor, kendisi ara sıra uğruyor. Ben hayatımda bu kadar dağınık bir masa görmedim. Geldiğinde, masasında yığılı kitapları, dergileri, açılmamış paketleri bir kenara itiyor, iskemlesinin üzerindekileri yere indiriyor, klavyeyi altlardan bulup üste çıkarıyor ve artık bilgisayar ekranını nasıl görüyorsa yazısını yazıp gidiyor.

Bendeniz manyak ise, akşam çıkarken arüzamik (böyle bir laf vardır ama nasıl yazılır, bilmiyorum, TDK’da filan da bulamadım) her şeyi topluyorum. Varsa evrak, mutlaka dosyalıyorum. Kalemleri kalem kutusuna, kalem kutusunu sürgüye yerleştiriyorum. Okunmuş gazeteleri kaldırıyorum… Hasılı, akşam çıkarken masamda sadece ekran, klavye, fare, sabit telefon, masa lambası ve arkadaşım ve yardımcım Bülent’in (Ovacık) eliyle yapıp bana hediye ettiği ağaçtan oyma horoz biblosu kalıyor. O kadar. Yağ dök yala, bal dök yala…

Manyaklık tabii ki. Zararsız bir manyaklık… sanıyordum ben. Hatta biraz da övünüyordum.

Ta ki yaptığımız (1 Eylül 2013) Dağınıklık = Yaratıcılık başlıklı habere kadar. Prof. Eric Abrahamson yöneticilere ‘masası dağınık olan çalışanları tercih edin’ diyordu. Ama ben gene de ders almadım, patronlarım da nasılsa Hürriyet İK okumaz (J) diye güvendiğim için istifimi bozmadım, manyaklıkta ısrar ettim.

Ama işin tadı kaçmaya başladı.

Geçenlerde New York Times’ta bir makale yayımlandı. Buna göre, Minnesota Üniversitesi’nden bir grup profesör ‘toplu masa uymacılık (korformizm) göstergesidir’ buyurmuşlar. Bak bu kötü, çünkü patronların NYT okuması olasılığı yüksek. Makaleye göre (kötü niyetli yahut kolaya kaçan bir özetlemeye gidersek) ‘güneşsiz ve soğuk bir ülkede + dağınık bir masada oturup + boş zamanlarında bir müzik aleti çalmak’ yaratıcılık için ideal formülmüş.

(Hayır, Serdar yanmış yazmadı, ‘en ideal denmez’ ideal zaten ‘en’dir; ‘en mükemmel’ denmeyeceği gibi.)

Gazetede cephem 220 derece Güney-Batı’ya dönük oturuyorum. Sabahtan akşama güneşle köşe kapmaca oynuyoruz, ben perdeki indirdikçe o bir iki derece daha Batı’ya kaçıp ısrarla gözüme girmeye devam ediyor. Ayrıca şu saatte (saat 17.15) ofiste iç ışı 27 derece. Yani 1 no.lu yaratıcılık ortamı kaçtı.

Çalışmakta olduğum halde masada manyak bir düzen ve temizlik hâkim. No. 2 de iflas etti.

Müzik aleti deseniz, nanay.

Bu şartlarda uymacı olmayayım da ne olayım ben?

Marketing profesörü Kathleen D. Vohls “Düzenli ortamlar yaratıcılığın serbestçe tezahürü için fazla uzlaşımcıdır” (konvansiyoneldir) diyor.
Peki? Ortam namüsait, yaşımız kemâle ermiş, modamız geçmiş, müzik kabiliyetinden nasibimizi alamamışız, yani yaratıcılık sıfır… Rahmetli Vladmir İlyiç’in dediği gibi Tchto dielat? yani ne yapmak lazım?

Gençlere güvenmek lazım. (Hürriyet İK’da durumu idare edebilirim de, Hürriyet Kampüs’te amortim bile yok.)

Gençlerin yaratıcılığına güvenmek lazım. Tabii maddi manevi dağınıklıklarını lahavle diye görmezden gelmek şartıyla.

Her konuda gençlere güvenmek lazım.

Ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını, neyin doğru neyin yanlış olduğunu en iyi gene gençler bilirler.

Faşizmin anlamı yok.

Her yer Taksim her yer direniş. Ofisler dahil.

#AntiKonformizm


Müzik ne alaka?
... diyeceksiniz. Yaratıcılığın bir müzik aleti çalmakla ne ilgisi var? Varmış. Bir alet çalmak insanın ‘ruhunu, zihnini, aklını, ufkunu açar’ diyor uzlamlar. Franc Zappa’nın dediği gibi, akıl paraşüt gibidir, açık değilse bir halta yaramaz. Müzik insanın konsantrasyon gücünü artırır, dinlemeyi öğretir, ‘eş zamanlı olarak hem şu ana hem de geleceğe yoğunlaşmayı öğretir’ vs vs... Bütün bunlar da yaratıcılığı geliştirir ve beslermiş.


Hürriyet-İT, 10.11.2013






3 Kasım 2013 Pazar

Başkan karısıyla yatarsa...

Her ne kadar sayfanın sol üst köşesinde yer alsa da, benimki bir köşe değil.

Yahut köşe de, benim köşe yazarlığı gibi bir iddiam yok. Ama beni öyle sananlar var, ses çıkarmayın.

Eskiden köşe yazarlarına ‘fıkra muharriri’ denirdi. Her ne kadar buradaki ‘fıkra’ bildiğimiz fırkadan farklı olsa da, köşesinde fırka anlatmayı sevenler vardı.Bugünde bir iki yazar var hâlâ böyle. Ben pek sevmem, ama bazen gerekir.

Ali Cevat Bey dostumdan gelen, konumuzla ilgili bir fıkrayı tercümeyle yetineceğim bugün.

*

Uluslararası bir şirketin CEO’su, sabah kahvesini içerek gazetelere bir göz attıktan, borsaların kaç puandan açıldığına şöyle bir baktıktan ve dün akşam gereksiz bir iş toplantısı yüzünden kaçırdığı dizinin finalini internetten izledikten sonra, gene boş geçeceğini bildiği bir günün sıkıntısıyla içi daralarak Başkan Yardımcısı’nın odasına dalmış.

- Kafamda (aynı patronun kızı olan ve sayesinde şirketin başına getirildiği) karımla ilgili çok önemli bir soru var, bir türlü cevap bulamıyorum: Karımla sevişmek benim için bir zevk mi, yoksa bunu sadece işimin parçası diye mi yapıyorum.

Sabah Tetris’ine ara veren yardımcısı ne şiş yansın ne kebap türünden bir cevap vermiş:

- Vallahi bilemem Sayın Başkanım!

- En geç bir saat içinde mantıklı bir cevap istiyorum.

Başkan Yardımcısı hemen yandaki, önündeki spor gazetesini okumakta olan Genel Müdür’ün odasına koşmuş.

- Sana bir soru: Başkan karısıyla yatarsa, bunu zevk için mi yapar, iş olarak mı?

- Ben nereden bilebilirim, kendisine sorsak?

- 55 dakika içinde bir cevap istiyorum.

Genel Müdür fırladığı gibi, kahve makinasının başında geyik çevirirken yakaladığı Mali İşler Müdürü’ne sormuş:

- İhtiyar yengeyle sevişmeyi başardı diyelim, buna zevk mi derler iş mi?

- İkisinin de maliyeti kurum için sıfır. Onun için ben bir cevap…

- 45 dakika, sorumun cevabını vermek için 45 dakikan var.

Mali İşler Müdürü önce saatine bakmış, sonra Departman Müdürü’nü aramaya koyulmuş. Toplantıdan çıkartıp aynı soruyu ona da sormuş, aynı cevabı almış.

Departman Müdürü de vakit kaybetmeden proje şeflerinden toplantıda olmayan birini bulmuş.

- Moruk yengeyi götürürse, bunu zevk için mi yapar yoksa işinin gereği diye mi?

- Müdürüm ne diyosun sen, bunun için mi çıkardın beni toplantıdan?

- Tartışmanın zamanı değil, 20 dakika içinde kesin bir cevap istiyorum.

Şef, mühendislerin oturduğu odaya dalmış, kimseden bir cevap alamamış.

Mühendislerden birinin aklına bir de stajyerlere sormak gelmiş.

Masasında dosyalaması gereken yüzlerce evrak; aylardır kimsenin elini bile sürmediği ama stajı bitene kadar tamamlaması istenen 6 tane rapor; gönderilmeyi bekleyen mektuplar; zırıl zırıl çalan telefonlar, nefes alacak zamanı olmayan genç stajyere seslenmiş:

- Kızım bir bakar mısın bana!

- Bana bir on dakika için verirseniz; şu paketi yetiştirmem gerek çok gecikti kargo bekliyor…

- Bu hepsinden acil, bırak elindeki işleri beni dinle.

- Siz bilirsiniz. Dinliyorum.

- Şirketimizin CEO’su muhterem eşiyle aganigi yaparsa, sence bunu zevk için mi yapar yoksa iş için mi?

Hiç tereddüt etmeden cevap vermiş genç stajyer :

- Tabii ki zevk için yapar.

Ve arkasını dönüp gidesi olmuş.

- Bi dakka, bi dakka kızım, dur bakalım. Bunu neye dayanarak söylüyorsun bu kadar emin?

- Bu şirkette başkanın karısıyla sevişmek bir ‘iş’ olsaydı, onu 
da bana yaptırırdınız da ondan.

#direnstajyer


Hürriyet-İK, 03.11.2013




25 Ekim 2013 Cuma

Deliliğe övgü

Akif benden bir dönem önceydi, onun için sadece 8 ay birlikte askerlik yaptık. Kars Hafızpaşa Kışlası’nda, birlikte çok nöbet tuttuk, beraber çok araziye çıktık.
İkimiz de, askerin sevdiği ama çekindiği, astsubayların hazzetmediği ama iyi geçinmeye özen gösterdiği, subayların da sanıyorum gözünün tuttuğu iki asteğmendik.
İkimiz de bizim için çok yeni ve farklı olan bu dünyaya ayak uydurabilmek, hayatta ve ayakta kalabilmek için aynı taktiğe başvurmuştuk:
Deli numarası yapmak!
(Ne kadarı numaraydı, ne kadarı gerçekti, tartışılır ama yeri ve zamanı değil.)
Üstlerinin gözünde:
Vazifeden kaçmayan aksine sorumluluk almaktan hoşlanan, işini sonuna kadar kovalayan ve tamamlayan, verilen görevi en iyi şekilde yapan, güvenilir, ciddî, astlarına hâkim ama... düşündüğünü söylemekten, gerektiğinde üstlerine kafa tutmaktan çekinmeyen; kaytaranlara ve aptallara tahammül göstermeyen; askeri kollamak yahut bir görevi yerine getirebilmek için bazen askerliğin katı (sert anlamında değil, esnek olmayan anlamında) kurallarını zorlamaktan kaçınmayan asteğmenler;
Astların gözünde:
Her askerin tek tek ‘insan’ olduğunu; erinden asteğmenine hepimizin nihayet aynı şekilde askerlik yaptığımızı; biz asteğmenlerin tek farkımızın daha şanslı olduğumuz için bir yüksek okuldan mezun olmaktan ibaret olduğunu; bunun bize bir üstünlük değil aksine bir sorumluluk yüklediğini unutmayan; iyi bir insan olmaya gayret eden, askeri ezmeyen aksine kollayan, anlayışlı, sabırlı ama... görevden taviz vermeyen, kaytarmaya göz yummayan ve asıl önemlisi ‘ne zaman delleneceği belli olmayan’ asteğmenler.
Ne zaman delleneceği belli olmayan... işte işin sırrı ve anahtarı burada.
Çünkü askerlik denilen garip meslek yahut mesaide çok farklı insanları yönetmek ve onları ölmeye ve öldürmeye hazırlamak zorundasınız. Daha önce anlatmıştım. Terhisimi beklerken yazıcı erlerle sohbet ettiğimi gören tabur komutanı beni uyarmıştı:
- Askerin huyunu bozarsın. Şunu asla unutma: Emrin altındaki erbaş ve er, evli midir, anası babası çoluğu çocuğu var mıdır, hastası mı vardır, borcu harcı, bir sıkıntısı mı vardır, mutlaka bilmen gerekir. Çünkü bu, askerin askerliğini etkiler. Ama o kadar! Askerin ailesini tanımayacaksın, çocuğunu sevip okşamayacaksın, erata askerliğin ötesinde yakınlık duymayacaksın...
- Niye komutanım?
- Oğlum sen yarın, bir emrinle bu adamı ölüme göndereceksin! Birinin evde yaşlı annesi var, öbürünün sütte çocuğu var, bir diğerinin senedi var... sen nasıl emir verirsin?
Bu kural belki de ‘sivilde’, çalışanlarını ölüme gönderen, genellemeden söyleyeyim, kimi tersaneler, madenler vb için de geçerlidir, bilemem.
*
Ne zaman delleneceği belli olmayan (asteğmenler), işte işin sırrı ve anahtarı burada, diyordum ki kabaca kendi sözümü kestim.
Bu yöntem, ‘Deli Nizam’ adıyla maruf Nizamettin Nazif’in (Tepedelenlioğlu) gazetedeki bir bıçkın meslektaşına uyarısını unutmamak kaydıyla, yöneticilik hayatında da geçer akçedir:
“Oğlum, demiş üstat, deli numarası iyidir, her zaman işe yarar, ama sakın kendin inanma!”
Bizim şirketlerde adamı deli etmek için her türlü ortam vardır gerçi, ama deli olmanıza gerek yok.
Deli numarası yaparak adınızı deliye çıkarmanız kafi. Derecatıyla tabii ki.
Kırmızı çizginize kadar deliliğiniz ‘kestirilebilir ve tutarlı’ olmalı.
Yani hangi durumda, ne ölçüde ve ne şekilde delleneceğinizi muhatabınız iyi kötü bilmeli. (Yenilere de hemen öğretmelisiniz. Zaten şöhretiniz de bunu kolaylayacaktır.)
Ve gene bilmeli, bilmese de şüphelenmeli ki, aşılmaması gereken bir kırmızı çizginiz vardır, bunun ötesinde ‘bu herifin ne yapacağı belli olmaz!’
Size kimi meslek sırlarımı ifşa etme riskine rağmen bunları anlatıyorum çünkü
- Hazreti Eyüp sabrına sahip değilseniz;
- “Bana ne, babamın şirketi değil ya, iş olursa olur olmazsa olmaz” diyebilenlerden değilseniz;
- İşini yarım yamalak ve kötü yapmayı içine sindirebilenlerden değilseniz;
ve tabii
- İşini adam gibi yapmayan, işi yokuşa süren, geciktiren bizzat siz değilseniz...
Bizim şirketlerimizde bazen / sık sık / genellikle / her zaman (gereksiz olanları siliniz) işi döve döve, söve söve yaptırmak gerekir!
Aaaa, pardon, yanlış anlaşılmasın, ‘Serdar çalışanlarına bağırıp çağırıyor’ sanılmasın.
Aklımdan dahi geçmez ama, bugüne kadar yöneticisi olduğum insanlara karşı sesimi yükseltmek, ‘dellenmek’ zorunda hiç kalmadım.
Ama eşitlerim ve üstlerin benim delişmen halimi görmeyi pek severler nedense!

Hürriyet-İK, 27.10.2013








19 Ekim 2013 Cumartesi

#DirenİK ve sorun Türkiye'nin kadına bakışı


‘İmaj her şeydir’ diyordu reklam sloganı.

Her şey olmasa da, günümüzde imaj çok önemli. Şirketler için de öyle. İmaj, kalitenin bile önüne geçti.

Mal ve hizmet satabilmek için, iyi elemanları şirkete çekebilmek ve tutabilmek için, güçlü bir imaj şart.

Yeni mezunların Apple, Google, Microsoft, Louis Vuitton gibi yıldız şirketleri hayal etmesi tesadüf değil.

Gençler alacakları malı ve hizmeti de, çalışmak istedikleri sektörü ve şirketi de giderek daha subjektif kriterlere göre seçiyorlar. (Arkadaşlarınızın ‘waaaaw’ demesi önemli bir kriter, mesela.)

Beni okumazlar ama, gençlere bence önemli bir tüyo vermek istiyorum.

Sektörün ve şirketin imajı, tamam. Maaş, çalışma şartları, yan haklar vb objektif kriterler, tamam.

Ama şirketin kalitesini belirleyen, hiç akla gelmeyen, daha doğrusu adı tam koyulmayan, çok ama çok önemli bir kriter daha var. Bir çalışan olarak kaderinizi etkileyecek, her gün sizi mutlu ya da mutsuz edecek bir kriter:  

Şirketin, müşteri olsun, tedarikçi olsun, tabii (gençleri asıl ilgilendiren) çalışan olsun insana verdiği yer / değer / önem.

Ve bir şirketin insana verdiği yeri / değeri / önemi anlamanın en kestirme yolu, insan kaynakları yönetimine bakmaktır.

Şirketi tanımak istiyorsan, tabii ki patrona, CEO’ya bakacaksın. Onlar takım kaptanıdır, havayı onlar estirir, bazen (Bill Gates, Steve Jobs...) patron şirketin simgesi olabilir.

Ama asıl İK yönetimine, İK yöneticisine bakacaksın.
İşe başvuru, mülakat vesaire sürecinde şirketin sizi incelediği ve ölçtüğü kadar, siz de şirketi, karşınızdaki İK’cılar üzerinden tahlil edin.

İnanın çok önemli bir göstergedir.

Şirketin çalışanlarına (ve genelde müşterilerine, tedarikçilerine, partnerlerine, hasılı insana) verdiği değerin, duyduğu saygının ilk göstergesi, insan kaynakları yöneticisinin kalitesidir. İK yönetici ve yöneticilerini seçerken gösterdiği titizliktir.

Mesleki bilgisi ve tecrübesi tam mıdır? Sözüne güvenilir mi? Kapısı, gerçek ve mecazi anlamda, herkese açık mıdır? Bürosu patron katında mı yoksa çalışan katında mıdır; yani patronun hizmetinde midir, şirketin hizmetinde mi? Şirketin menfaatinin çalışanı ezmek değil, mutlu etmek ve azami verim elde etmek olduğunun bilincinde midir, yoksa ‘benim maaşımı çalışanlar değil patron veriyor’ diye koltuk derdinde midir? Tepe yönetime karşı duruşu nedir;  yani hayır! demeyi, tabii çalışanlara hayır demek kolay, gerektiğinde patrona da hayır demeyi bilecek kadar kişilik sahibi midir? Yeri geldiğinde inisiyatif kullanmak için kendine güveni var mıdır, yoksa her şeyi yukarı danışan bir korkak mıdır? Tanrı katına yaklaştığı için burnu havada yani ‘kağnı gölgesinde yürüyenlerden’ midir, yoksa etkisini ve yetkisini bilgisinden; dürüstlüğünden ve adaletinden; üstlerinden, eşitlerinden ve astlarından gördüğü sevgi ve saygıdan alan; alçak gönüllülüğü asla elden bırakmayan bir insan mıdır?

Çalışanlara

● her birinin bir hikayesi, umutları, beklentileri, sorunları olan

● işinde verimli olmak için mutlu olmayı bekleyen

● ama ortak bir hedefe ulaşmak için ortak bir noktada buluşmamız gereken birer ‘insan’ gözüyle bakanlardan mıdır?

Yoksa, bakınca çalışanları görmeyen, gördüğü zaman da

● patronun marabası

● birer sicil numarası

● sürekli işini kaytarmaya, şirketi dolandırmaya çalışan parazitler

● ve lütfedip de iş bahşedilen birer ‘insan kaynağı’ olarak görenlerden midir?

Yani özetle adam mıdır, değil midir?

İnsan mıdır, değil midir?


*
*     *


Sorun Türkiye’nin kadına bakışı

Kadın İstahdam Paketi her zamanki gibi, kamuoyundan saklanıyor. Yorum yapanlar ‘bilgi sahibi olmadan’ ve ‘kötü niyetle’ konuşmakla suçlanıyor.

Hükümetteki tek kadın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, konuyla ne ilgisi varsa ‘genç nüfusu kalkınmanın parçası yapmak’tan söz ederek topu taça atıyor. Basın müşavirliği ‘Kadın istihdam paketini Sayın Başbakanımız açıklayacak’ demekle yetiniyor.

Belki de paket seçime doğru ‘kadınlar için müthiş reform’ olarak açıklanacak.

Oysa çalışırken doğum yapan kadınlara pek çok yeni hak getiren tasarının geri tepmesi, hatta asıl amacın ‘kadını eve kapatmak’ olduğu endişesi yaygın.

Bu arada, “Batıda uygulanan ve sendikaların şiddetle karşı çıktığı ‘kiralık işçi çalıştırma’ modeline zemin hazırlanıyor. Kadınlara hak veriliyor gibi başlayacak sonra herkese yaygınlaştırılacak” iddiaları da var.

Tamam, komplo teorilerine ve niyet okumaya çok meraklıyız, ama sağ olsun iktadar da ‘gizli ajanda’ iddialarını ortaya atanları hiç mahçup etmedi bugüne kadar.

Mesela Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik önceliklerinin ‘neslin devamı’ yani ‘kadınların daha çok doğurması olduğunu’ itiraf ediyor.

Kadın örgütleri, sendikalar hatta işveren örgütleri hem görüşlerinin alınmamasından şikayetçiler, her zaman olduğu gibi, hem de özetle ‘bu tasarı yasalaşırsa, kadınlar iş bulamaz’ diyorlar.

Bugün Burcu’nun (Özçelik Sözer) kapak haberinde konunun detaylarını okudunuz.

Konu bir hafta çok veya az doğum izni değil, konu kadına biçilen rol. Kadına devlet tarafından rol biçilmesi, daha doğrusu.

Ama gene Hükümet bildiğini yapacak, gene medya laga lugayla yetinecek ve kadınlar toplumdan biraz daha dışlanacak.

Hürriyet-İK, 20.10.2013





11 Ekim 2013 Cuma

Antipatik, demagojik ama empatik bir bayram yazısı

Bugünün Hürriyet İK’sını belki otelde, belki evde, ama tatil havasına girdiğiniz bir pazar sabahı okuyacaksınız. Bayramlık bir yazı olsun istedim. Eskilerden, izninizle. 2004 yılbaşına bir iki gün kala Hürriyet-internette çıkmış. O zaman başlık olarak ‘Asmayıp da besliyoruz biz bunları...’ demişim. Bu, kısaltılmış kurban bayramı versiyonudur.

*

Önce bu serserinin nasıl enselendiğini anlatayım size.

Yer İzmir, Bornova. Gece saat iki. Abdi İpekçi Caddesi’ndeki Bereket Market’ten genç bir adam fırlamış, deliler gibi koşarak. Oradan geçmekte olan polis otosu şüphelenmiş durumdan, peşine düşmüş. Marketten çaldıkları bulunmuş üzerinde. Karakol, ifade, hâkim, tutuklama. Buca Kapalı Cezaevi’ne koymuşlar alelacele.

Bu namızsız, karakolda ve mahkemede bir de utanmadan salya sümük ağlamış, “Hırsız olsam daha fazla çalardım” demiş, ba ba ba...

*

Haberde anlatılmamış, ben oturduğum yerde bir senaryo yazayım müsaadenizle.

Doğu’da bir ilden, işsizliğin insanları cendere gibi boğduğu bir ilden, çaresizlikten, cebinde bir otobüs bileti, İzmir’e gelmiş Hüseyin, köylüsü Mehmet’in yanına, inşaatlarda iş umuduyla.

İki gün çalıştıysa, üç gün aç gezmiş. İşçi pazarında, ayağında lastik ayakkabısı, sırtında fitilli balıkçı yaka kazağıyla, morarmış elleri yırtık pantolunun ceplerinde, boynu omuzlarının içinde, donan kulaklarını korumak için, başını bir sağ omzuna, bir sol omzuna sürte sürte günlerce iş beklemiş.

Hammallığı da denemiş, artık akşamcı kahvesinde sabahlayacak parası da kalmayınca, bitmemiş inşaatların pütürlü beton zemininde, çimento torbalarına sarılıp geçirmiş geceleri. Acıkmış, üşümüş, köyünü özlemiş. Anasının iyi kötü tahıl çorbasını, kürekle karılan tezekten de gelse evinin sıcağını özlemiş. Bakmayın siz onun ekmeğini kazanmak için yollara düşmesine, daha 19 yaşında Hüseyin. Koca bir çocuktur o...

Köylüsü Mehmet de başından savmış sonunda, “Böyle iki kişi dineldik mi iş çıkmayor. Sen de buraları belledin artıkın. Haydi bakalım, herkes kendi yoluna, selametle...”

Artık hiç umudu kalmamış Hüseyin’imin. Geceler daha bir soğuk gelmeye, açlık daha bir acıtmaya başlamış. Yok ki anasını satim atlayıp köye dönesin. Dönsen hoş geldin derler mi ki?

Yüzünü kızartmış, dilenmeyi denemiş. Sokakta hali vakti yerinde insanlara “İş bulmaya geldim, kaç gündür açım, Allah rızası için bir çorba parası” diye yanaşmış. Yanaşmış ama, domates, patates satan Züğürt Ağa misali, öyle utana sıkıla söylemiş ki, kendi bile inanmamış hikayesine. Allah versin! diyeni kadar, avcuna 10 lira sıkıştıranlar da ağırına gitmiş.

Gece yattığı inşaatta, yanında karnını doyuran işçiler buyur etmişler. Sevmemiş bakışlarını, aralarındaki kaş göz işaretini. Teşekkür bile etmeden kaçmış. Kaçmış ama, küçük tüpten gelen kokular da iştahını fena azdırmış.

Dönememiş inşaata o gece; titreye titreye, ıslak it gibi gezmiş Bornova’nın ıssız sokaklarında, sabahı etme umuduyla, hani güneş çıkar kemiklerim ısınır. Gece 10, 11, gece yarısı... geçmek bilmemiş Allah’ın belası gece, morarmış elleri yırtık yeşil pantolonun cebinde, başı omuzlarına gömük, kulakları ayazdan artık hissiz...

Gece bir, bir buçuk, marketin ışıklarını görmüş, yanaşmış. Dilense, şimdi bir laf ederler, koyar adama, başım belaya girer... Önünden bir geçmiş, iki geçmiş. Bakmış bakkal kasada tek başına. Müşteri gibi girmiş içeri, başı önünde.
O canının çektiğinden, o mavi tüpte pişerken burnunda tüttüğünden iki tane kapıp, Allah ne verdiyse koşmaya başlamış. Hem ağlayıp hem koşuyormuş.

Çamdibi Karakolu’na bağlı ekiplerin, tam da Bereket Market’in önünden geçeceği tutmuş gecenin ikisinde. Peşine düşmüşler bağıra çağıra, düdükler, tutlar, vurlar... Koskoca bir devletin polisi.

Paniğe kapılmış Hüseyin. ‘Suç unsuru çalıntı malı’ bir köşeye atmayı bile akıl edememiş. Kuduz köpek gibi kıstırmışlar bir binanın girişinde, üstüne atlamışlar, yere yatırmışlar, itip kakmışlar Hüseyin’i.

- Utanmıyor musun hırsızlık yapmaya, öküz gibi adamsın, çalışıp ekmeğini kazansana lan!

*

Memur haklı. Namusunla çalışsana ulan Hüseyin, adam gibi bir işe girip...

Ekip otosunda başlamış ağlamaya. Karakolda sürdürmüş ağlamasını. Hâkimin karşısında ağlamış. Hâkim ne yapsın, ipsiz sapsızın biri, ne evi barkı belli, ne izi adresi... Polisler bile şaşırmışlar, “Biz otomobil hırsızlarını, evleri soyanları yakalıyoruz, mahkeme tutuklamıyor, serbest bırakıyor. Bu hırsızı niye tutukladılar, anlamadık” demişler.

Kimbilir, belki de içeride bir sıcak çorba içer diye düşünmüştür hâkim!

*

19 yaşındaki Hüseyin K. hırsızlık suçundan davası görülmek üzene Buca Kapalı Cezaevi’ne konulmuş.
Hâlâ salya sümük ağlıyormuş koğuşa girerken, “Vallah çok açtım ondan çaldım. Hırhız olaydım, sadecene iki tane mı alırdım?” demiş, dinletememiş.

Eee, Hüseyin’im iki kangal sucuk çalmadan düşünecektin.
Yatarsın altı ay, bir yıl. Hırsız diye yazarlar siciline. Artık arasan da zor bulursun ‘adam gibi bir iş’. Allah’ın sabıkalısına bu kapıda iş yok, hadi yallah...

Alt tarafı üç gündür açtı karnın. Şunun şurasında bayrama bir kaç gün kalmış. Sıkıverseydin be dişini Hüseyin.

Biraz daha kurban kavurma almaz mıydın?

Ölümü ye bak...


Hürriyet-internet, 29.12.2003 ve Hürriyet-İK, 13.10.2013