(1) projenin ne zaman ve nasıl sona ereceğini baştan planlamak
gerekir.
Mesela Türkiye 1981’de Atatürk’ün 100’üncü doğum yılını döve
döve kutladı (çünkü iktidarda pek hevesli bi darbeci paşamız vardı). Okulların
ve kamu binalarının üstüne ‘Atatürk 100 Yaşında’ diye yazılar asıldı.
Ancak emri verenler o yazıların ne vakit indirileceğini söylemeyi akıl
etmemişlerdi. Yıl oldu 1982, 1983 hâlâ Atatürk 100 Yaşında. Ama o tabelayı
kaldırmak zor (o zamanki faşizm militarist idi) okul müdürleri, daire müdürleri
bir müddet vaziyeti sondaki 0’ın üstünü boyayarak ‘Atatürk 101 yaşında, 102
yaşında…’ diye idare ettiler; sonra çaktırmadan, ağır ağır o yazılar indi.
(2) Keza, olur da proje cortlarsa, ne yapılacağını da ta baştan
düşünmek gerekir.
Mesela patronculuk oynayan patronların; şirketin ne iş
yaptığından haberi olmayan CEO’ların; işi göz boyamaktan, yapar gibi yapmaktan
ibaret yöneticilerin, ve arada tek tük iyi niyetli, heyecanlı ama iş bilmeyen
saftiriklerin etkisiyle başlatılmış ve arkası gelmemiş ne çok ‘müthiş proje’
yahut ‘dönüşüm’ vardır ki baştakiler bir müddet sonra nasıl
unutturacaklarını bilememişlerdir.
Kötü yönetilen şirketler, önü arkası düşünülmemiş, başka bir şirketten
görüp özenilmiş, tepede birinin dâhiyane bir fikri, etrafındakilerin ‘aman
efendim ne güzel düşündünüz’leriyle başlatılmış, milyonla para ve nice emek
gömülmüş birer ‘nafile projeler mezarlığı’dır.
Eskiden ‘Türk gibi başlamak, İngiliz gibi bitirmek’ diye
bir laf vardı.
Biz, bu coğrafyanın insanları, belki sıcakkanlılığımızdan, belki
genlerimize işlemiş göçebelilik (biz kervanı yolda düzeriz) ve köylülükten,
muhtemelen de organizasyon özürlü olduğumuzdan (beni çok ilgilendiren bir
konudur bu – Türkçe’de organisation kelimesinin karşılığı yoktur, çünkü
bizim kafamızda öyle bir kavram yoktur, deyip dururum) önünü arkasını
düşünmeden, Ya Settar Ya Gaffar Allahüekber dalarız, ama gerisini getirmeyiz.
Getiremeyiz.
Bizde kural ‘sürdürülemezlik’tir.
Tabii köylülük, göçebelik falan derken, elbette genlerimize en
az aynı oranda işlemiş olan ezelî ve ebedî ‘yağma ve talan’ yetenek ve
geleneğimiz müstesnadır.
*
* *
* *
Ya durup dururken ne oldu bu işçilere?
“Medyatik toplumlarda tekrar ispat demektir” diyen kimdi
unuttum, ama doğrudur.
İnandırıcı olmak için söylediğinizin doğru veya gerçek olması
gerekmez. Tekrarlamanız yeter. Mesela Erdoğan bunu bilerek aynı lafları
(üstelik aynı ses tonuyla) tekrarlar. Kimi çok okunan köşe yazarları hep aynı
şeyleri (aynı cümlelerle) tekrarlarlar. Bu yöntemin başarılı olmasında, dinleyicilerin, okurların, seçmenlerin gelişimini tamamlamamış olmasının da payı vardır. Dikkat edin, küçük çocuklar hep aynı masalı dinlemeye, aynı çizgi filmi seyretmeye bayılırlar. Küçük çocuklarla geniş halk kitleleri arasında bir benzerlik olabilir mi?
Daha önce de yazdım, sizi çocuk, aptal, yahut ortalama parti seçmeni yerine koymamak için tekrarlamak istemiyorum. İzninizle, şu kadarını hatırlatayım:
Türkiye’de son 10 yılda bir ekonomik (kalkınma demeyelim, bu kavram ekonominin yanısıra hukuk, sosyal, kültür, eğitim hatta ahlâk alanlarında da iyileşmeyi içerir ki biz bu cephelerde geriliyoruz) …
Türkiye’de son 10 yılda ekonomik büyüme yaşandıysa(*), kimileri zenginleştiyse, patronların ve varsılların çıkarı bu zenginleşmenin kabul edilebilir bir bölümünü çalışanla paylaşmak, tabana yaymaktır. Yoksa, büyümeyi sürdüremediğiniz gibi (çünkü tüketim artmaz), sosyal patlamalara da sebep olursunuz.
Sonra da “Ya bu otomotiv işçilerine n’ooldu durup dururken?” diye hayret edersiniz.
(*) Son yıllardaki büyüme, gerçek bir büyüme midir, yoksa şişme
midir? Ekonomist değilim. Ayrıca TÜİK’in ve benzer resmî kurumların rakamlarına
da güvenmiyorum. Ama bana sanki Türkiye epeydir ‘geleceği tüketiyor’
gibi geliyor. Geleceğinden yiyor. Yani krediyle alarak, taksitle ödeyerek, bir
kredi kartı borcunu başka bir kartla kapatarak 2016’da, 2017’de tüketeceklerini
bugünden tüketiyor. Buna batılılar ‘ileriye doğru kaçmak’ derler. Bize
bunu ‘Türk mucizesi’ diye yutturuyorlar. Bu sarmalla duvara toslamak
kaçınılmazdır.
Not: Bu yazı yayımlanmayı beklerken OECD’nin
‘eşitsizlik raporu’ açıklandı. Türkiye, 34 üye içinde zengin-fakir farkı en
yüksek 4.ülke imiş.
Hürriyet-İK, 24.05.2015
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder