30 Ağustos 2015 Pazar

Başarılı insanlarda imrendiğim 2 şey


Tabii başarılı insanlarda imrendiğim iki değil çok şey var. (*) Burada, Hürriyet İK’da, sadece başarılı işadamlarından, tepe yöneticilerden söz edeceğim. Aklıma gelen iki meziyet. Yer durumundan iki tane. (Bu arada, hiç ama hiç özenmediğim özellikleri de var, zaman zaman kimilerinden söz ediyorum zaten, ama ayrı konu.)
*

Zamana hâkimiyet
 Sıfatları doğru seçememiş olabilirim: Çok çalışan insanlarla, kesif çalışan insanları birbirinden ayırmak gerekir. (Çok iş yaparmış gibi yapanlar konumuz dışında, gerçekten çalışanlardan söz ediyorum.)

Farkı şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım: Her ikisi de 8 saat başını kaldırmadan mesai yaptığında, birincisi 1 jul iş yapıyorsa, ikincisi mesela 2 jul iş çıkarıyordur...
Hürriyet İK’da birkaç haftadır Burcu’nun (Özçelik Sözer) yaptığı CEO röportajlarını okuyorsunuz. Alanlarında Türkiye’nin en başarılı insanları. Türkiye’nin, binlerce insan çalıştıran, en büyük şirketlerini yönetiyorlar. Ama hepsi, mutlaka benimkinden kat de kat yoğun mesailerini hakkını vererek (değil mi, madem ki o koltukta oturmaya devam ediyorlar – özellikle uluslararası arası şirketlerde aksi mümkün değildir) aile hayatlarından, çoluk çocuklarından, sporlarından, hobilerinden fedakarlık etmiyorlar. (Elbette, ekonomik imkanları da buna destek oluyor, bu hususu da unutmayalım. Okurlardan da ‘benim de o kadar maaşım olsa, benim de hizmetçi tutacak param olsa...’ diye fırça yemeyelim! Ama paradan ibaret değil.)

Kim söylemişti, nerede okudum unuttum, “Çok meşgul insanlar, her şeyi yapacak vakit bulurlar” diyordu bir yazar.
Muhtemelen başarılı insanlar zamanlarını çok daha iyi, akıllı, disiplinli kullanıyor ve çok daha kesif ve verimli (sonuca dönük) çalışıyorlar.

Tabii sebep sonuç yönü tartışılabilir. Yukarıdaki cümleyi tersyüz etmek de mümkün:
Muhtemelen zamanlarını çok daha iyi, akıllı, disiplinli kullanan ve çok daha yoğun (konsantre) ve verimli (sonuca dönük) çalışan insanlar, daha başarılı oluyorlar.

İkisi de doğru.
*

Kendine hâkimiyet
Petrol kralı John D. Rockefeller’in biyografisinde okumuştum. Her akşam yatmadan önce o günün olaylarını aklımdan geçiririm” diyordu. “Nerede doğru yaptım, ne yanlış yaptım. Sonra kendi kendime öğütler veririm, ‘Oğlum John şurada yanlış yapmışsın, şu konuda çok uyanık ol!’ İyi sonuçlar elde ettiğim zaman da, kendi kendimi uyarır ayaklarımı yere basarım, ‘Aman dikkatli ol, başarı başına vurmasın yoksa hata yaparsın, daha yolun başındasın...’ diye.

Ne de olsa çalışma hayatına 16 yaşındayken muhasebeci olarak başlamış, dünyanın gelmiş geçmiş en zengin işadamı olarak 98 yaşında ölene kadar da, her şeyin getirisini götürüsünü, aktifini pasifini ve sonunda da kârını hesap eden bir muhasebeci olarak kalmıştır. (Kâr diyorum, kâr-zarar değil, rahmetlinin zararla arası hiç iyi değildi.)
Yazar, JDR’ı ‘gerekmedikçe konuşmayan, ne istediğini çok iyi bilen ve kendini acımasızca kontrol edebilen biri’ diye özetliyordu : “Kendini, şirketinin hizmetinde, mükemmel bir araç (enstrüman) haline getirmişti.

Her hareketinin, her sözünün artısını eksisini, önünü arkasını, getirisini götürüsünü düşünen, düşünebilen, olumlu olumsuz (çünkü insan şirketinin çıkarına olduğunu düşünerek de heyecanla aşırılık yapabilir, kendini kontrol etmek derken bunu da kastediyorum) asla acele edip kontrolünü kaybetmeyen insanlar, elbette çok daha az hata yapıyor ve  kendi çıkarlarını çok daha iyi kolluyorlar.
Akıl her zaman sevimli olmasa da gıpta edilecek bir meziyet.


(*) Bir üniversitenin girişimcilik kulübü benden ‘Bir başarı hikayesi’ temalı bir konuşma istemişti. ‘Bu konuda konuşmaya mezun değilim, ama daha iyi bildiğim bir hususta saatlerce konuşabilirim’ demiştim. Ve kendi çalışma hayatımdan örnekler vererek çocuklara ‘Bir başarısızlık hikayesi’ anlatmıştım. Çok başarılı (!) bir sunum olmuştu...
 
Hürriyet-İK, 30.08.2015
 
 
 

23 Ağustos 2015 Pazar

Neysen o ol, öğrendiğin zaman...

Pindar (İ.Ö. 518-438)
Nietzsche’den bilinir ama, formül çok daha eski bir şaire, Thebaili Pindar’a aittir.

Pindar  (İ.Ö. 518-438) zamanın krallarına, prenslerine hitaben methiyeler yazmıştır. Ama bu şiirlerinde cesaretle, açık yüreklilikle ve dozunu kaçırmadan (yani kelleyi kaptırmadan) çağının muktedirlerine tavsiyelerde bulunmaktan, hatta ders vermekten de kaçınmamıştır.
Siraküza tiranı 1.Hieron’a hitaben yazdığı bir şiirde (Pykhia, 2:72) şöyle der:

Neysen o ol, öğrendiğin zaman...
Bu dizenin anlamı özetle şudur:

Ben, Pindar, sana kim olduğunu öğrettikten sonra; gerçek kimliğini, kişiliğini ortaya koy...
(Böylece Pindar kendini de, bir danışman olarak Hieron’a pazarlamaktadır. Sen muhteşem bir yöneticisin ama, bütün ihtişamını ortaya çıkarmak istiyorsan, atasın şu fakire bi’ kese altın...)

*
Bu aforizmayı iki bin küsur yıl sonra, Nietzsche kullanmış ve meşhur etmiştir.

Nietzsche’nin ağzında ‘neyse o olmak’, vasatlıktan, sıradanlıktan kurtulmak, Güç-istenci’ni ortaya çıkarmak ve Üst-insana dönüşmek demektir. Bu kavram hâlâ çok tartışılır...
Ama boş verin şimdi siz bu felsefî lafları.

Her zaman olduğu gibi, ayağımızı yere basalım ve çalışma hayatına dönelim.
*
Benim muktedirlere methiyeler düzmek gibi bir adetim yoktur, bilirsiniz.

Oysa methedilmeyi hak eden yöneticiler çıktı yol boyu karşıma.
Çalışma hayatında insanları ‘neyse o’ olmaya teşvik etmek gerekir.

Bir defa çalışma hayatını, ofisleri ve özellikle de yönetim kademesini ikiyüzlülükten ve sahtekârlıktan arındırmak için.
Ama asıl, herkesin içindeki gerçek değerleri ortaya çıkarmak için. Çalışanlar, kişiliklerine uygun ve severek yapacakları işlerde daha başarılı olurlar.

İyi yöneticiler, liderler, insanların içindeki bu cevheri ortaya çıkarıp onları tam kapasiteleriyle, tüm yaratıcılıklarıyla değerlendirirler. (Tıpkı iyi eğitmenlerin, öğretmenlerin öğrencileriyle yaptıkları gibi. Bir de Minas gibileri vardır ama eski konulara girmeyelim şimdi.) Çalışanların içlerindeki Güç-istenci’ni olumlu bir dinamiğe dönüştürerek onları Üst-insana dönüştürürler.
Yöneticinin görevi (tıpkı makinaları tam kapasite çalıştırmak, sermayeyi en verimli şekilde işletmek gibi) çalışanlarından en yüksek verimi almaktır.

Bunun yolu da, kimi yöneticilerin ve İK’cıların zannının aksine, insanları kendi kafasındaki dar kalıplara sokmak, insan yönetimini prosedürlerle otomatiğe bağlamaktan değil; çalışanların içindeki enerjiyi ve şevki açığa çıkarmaktan geçer.

Hürriyet-İK, 23.08.2015

 

 

 

16 Ağustos 2015 Pazar

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır

Michigan Üniversitesi’nin 14 bin üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı kapsamlı bir araştırma Association for Psychological Science’ın yıllık toplantısında açıklandı. (-mış, dürüst olmak gerekirse.)

Sonuç kısmında şöyle deniyor:
2000 yılından sonra empati duygusunda çok büyük bir düşüş gözlemledik. Bugünkü gençlerin, 20 veya 30 yıl önceki üniversite gençliğine nazaran yüzde 40 daha az empati duygusuna sahip oldukları görülüyor.

Oysa söz konusu ankette yer alan sorular gençleri pozitif cevap vermeye meylettiren türden.
Mesela: “Sizden daha az şanslı olan insanlara karşı genelde şefkat ve empati duyuyor musunuz?”

Yahut: “Acaba arkadaşım bu olaya nasıl bir gözle bakardı?’ diye düşünmeye çalışarak, arkadaşlarınızı anlamaya gayret ettiğiniz oluyor mu?”
Bu çanak sorulara rağmen, Amerikan üniversite gençliğinin yüzde 40’i başkalarına karşı en küçük bir empati duymuyor. (Bu arada gençlerin hakkını teslim edelim, en azından bunu dürüstçe söylüyorlar.)

*
Araştırmacılar bu empati fakirliğinin, sosyal ağlarda yaygın olan aşırı narsisizmin sonucu ve suçu olduğunu düşünüyorlar. Gençlerin sadece kendileri için var olma, sadece kendilerini düşünme eğiliminin de sebebi budur, diyorlar. (Facebook sayfalarına bakın, neredeyse sadece selfie ve otofoto...)

Yani günümüz gençlerinin (aslında çok küçük bir azınlığının) bazı konulardaki duruşlarına ve davranışlarına, sosyal medyadaki kimi yorumlarına bakarak, anti-kapitalist olduklarını, emeğin sömürüsüne, haksızlığa ve adaletsizliğe ‘ideolojik olarak’ karşı çıktıklarını sanmayın.
Özellikle siz, 68’li - 78’li ana-babalara söylüyorum.

Yeri geldiğinde iktidara, polise, zabıtaya, uluslararası şirketlere karşı tavır alıyor olmaları, çocuklarınızı değil devrimci, değil sosyalist; solcu hatta hümanist bile yapmaz.
Empati duygusu yüksek, ‘romantik’ gençler hâlâ var. Ama benmerkezci, kendi küçücük dünyasında küçücük günlük hedonist çıkarları için var olan, olup bitene ilgisiz ve dünyaya kaygısız gençler ezici bir çoğunluk oluşturuyor.

Sakın ola ki, ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonların ve (röntgencilik ve teşhircilik dürtüsünü sömüren) sosyal medya bağımlılıklarının bu gençleri ‘sosyabl’ (= toplumcul yani diğer insanlarla iletişim kurmaya yatkın ve bu iletişimden ve toplum içinde var olmaktan zevk alan insanlar) haline getirdiği sanısına kapılmayın.
Son derece egoist, hedonist ve apolitik bir nesil yetiştirmeyi başardınız!

Haaa, ama bir dakika, gençlere de fazla haksızlık etmeyelim: Sizin zamanınınzda (gene 68’li, 78’li ana-babalara söylüyorum) durum farklı mıydı? Değildi...
Oranı yüzde biri, bilemedin ikiyi geçmeyen bir ‘bilinçli gençlik’, ve hayatı derbi maçta kaleyi kimin koruyacağından, çeyiz sandığına kaç tane saten gecelik koyacağından ibaret bir büyük kalabalık...

Tek fark, biz ‘ihbarlı telefonunuz var’ diye postaneye çağrılırdık, şimdiki gençler akıllarını emanet ettikleri cep telefonları için varlar.
Çünkü bizim, istesek de tüketebileceğimiz bir şey yoktu, şimdiki gençler ise düzen(ler) tarafından ‘kompülsif tüketici’ haline getirildi.

Tüketicinin de duyarlısı ve akıllısı makbul değildir...
 
Hürriyet-İK, 16.08.2015
 
 
 
 

9 Ağustos 2015 Pazar

Bizi yoran işimiz değil içimize attıklarımız

Fransa’da haziran ortalarında Çalışma Hayatında Kalite Haftası’nın on ikincisi organize edildi.

(Fransa’dan çok söz ediyorum, kusura bakmayın, medyayı, tartışmaları rahat takip edebildiğim için.)
Bu yılın teması (tercümesi biraz zor) ‘İşimizi konuşur hale getirelim’ idi.

Özete, işimizi konuşalım, çalışma hayatımızla ilgili yaşadıklarımızı yüksek sesle konuşalım, paylaşalım, tartışma alanları yaratalım... ki, yapılan iş ‘görünür’ hale gelsin, sorunlar, doğru/ yanlış beklentiler, yanlış anlaşılmalar ortaya çıksın... ki yaptığımız işin kalitesini arttıralım.
Yani çalışanlar daha iyi / kaliteli şartlarda çalışsınlar ve daha iyi / kaliteli iş üretsinler...

*
Kötü yönetilen Türk şirketlerinde, yani şirketlerin hemen hepsinde, unutulan ve unutturulmaya çalışılan bir konudur ama (söz konusu haftanın organizasyon komitesindeki bir uzmanın dediği gibi) “çalışanlara yaptıkları işle, ürettikleri mal ve hizmetle, iş yapış biçimleriyle ilgili söz hakkı vermek, çalışanların çalışma ortamını daha iyi / kaliteli olarak algılamaları ve yaptıkları işi ‘anlamlandırmaları’ açısından çok önemlidir.

Bizim şirketlerde, çalışanların kendilerini ifade edebilecekleri, seslerini, sorunlarını duyurabilecekleri, öneriler getirebilecekleri ortam ve organizasyon yoktur.
Olanlar da, yönetimin vizyonunu ve beklentilerini çalışanlara ‘anlatmak’ (!) için düşünülmüştür. Yapılan işi, iş yapış şekillerinin ve çalışma ortamını tartışmak, konuşmak ve iyileştirmek için değil...  Zaten çalışanlar adam yerine koyulmaz.

(İş kanunlarının veya sosyal kanunların empoze ettiği çalışan temsilciliği, işçi temsilciliği gibi kurumlar da, genellikle işçi ve işveren temsilcilerinin ‘konuştuğu’ değil ‘çatıştığı’ ortamlardır.)
*
Hafta vesilesiyle yazılanları, söylenenleri takip ederken, Philippe de Lapoyade adlı bir uzmanın ilginç bir makalesine tesadüf ettim.

Diyor ki : “Çalışırken bizi asıl yoran, yaptığımız iş değil söylemediklerinizdir.
Soruyor : “Çok pozitif havalarda ama sinsi imalarla, gülümseyerek laf geçirmelerle, örtülü gerginliklerle dolu bir toplantıdan dayak yemiş gibi yorgun çıkmayanımız var mı? Hangimiz kendini savunamadığı hatta sadece cevap veremediği için kendini moralsiz ve bitkin hissetmemiştir? Kaçımız tatsız başlayan, tatsız giden, tatsız biten ama müşteriyi yahut işimi kaybederim korkusuyla gık diyemediğimiz bir toplantı yaşamadık? Hangimiz, üstümüzdeki baskıyı atmak, içimizi boşaltmak için böyle bir günün akşamında, bir arkadaşımıza yahut eşimize, o anda söyleyemediklerimizi, bastırdığımız duygularımızı heyecanla kusmadık? Yahut, daha da beteri, yaşadığımız bu tatsızlığı, söyleyemediklerimizi içimize zehip gibi atmadık?”

Söz konusu uzman, alıntı yaptığım bu makalesini araştırmaların, mesaimizin yüzde 70 ila 80’ini ‘diğerleriyle (iş arkadaşları, yöneticiler, müşteriler, hizmet verenler vb ile) iletişime’ harcadığımızı göstediğini; hasılı, çalışma hayatımızın kalitesi ve mutluluğunda, iletişim kalitesinin büyük yer tuttuğunu; herkese, her şeye verilebilecek uygun bir cevap bulunabileceğini, önemli olanın üslup olduğunu ve saire söyleyerek sürdürüyor. Bize (özellikle erkek çocuklara) duygularını göstermenin ayıp olduğu öğretildi, oysa doğru olan tam tersidir, diyor.
Ben de, neredeyse 40 yıldır çalışan, 25 yıldır da büyük kurumlarda ücretli çalışan bir Türk olarak diyorum ki :

Sus, susmazsan sıra sana gelecek...
Bizim memlekette, hislerinizi belli etmek için ağzınızı açarsanız, ağzınıza... biber sürerler. Onun için, şu 3 yöntemden birini tercih edin:

(1) Ağzınızı sadece, yöneticinizin ne kadar akıllı olduğunu, en doğru kararları verdiğini söylemek için açacaksanız açın. Eleştirilere kendinizi savunarak değil, yalan söyleyerek, başkalarını, altınızda çalışanları suçlayarak cevap verin. Teflon tava gibi olun, asla üstünüze almayın, alınmayın, aldırış etmeyin...

(2) Bu 3 Y (yalakalık, yalancılık, yavşaklık) yöntemini beceremiyorsanız, duymazdan gelin, susun, askerliğini yapmış her Türk erkeğinin bildiği 3 K (konuşmama, karışmama, kaytarma) yöntemini uygulayın.

(3) Bunu da mı beceremiyorsunuz? Siz siz olun, hiçbir şartta cevap vermeyin, hislerinizi asla söylemeyin, hatta belli etmeyin. Dokuz kere yutkunun, sonra bir pundunu getirip kuytu bir köşeye kaçın, kimsenin duymayacağından emin olduktan sonra bildiğiniz bütün küfürleri sayın.

Haa (4) kendinizi bu kadar da tutamıyorsunuz? Artık salaklığın bu kadarına da tahammülünüz kalmamış. O zaman, içinize atıp ölecek değilsiniz ya, koyverin gitsin. Hak edene hak ettiği cevabı verin...

Sonuç mu? Ha ha ha... Bak şekil (a)
 
Hürriyet-İK, 09.08.2015

 
 
 

 

2 Ağustos 2015 Pazar

« Söylememek harcısı söylemenin hasıdır »


Genç bir yönetici adayı “Serdar Bey, hata bir yönetim biçimi sayılabilir mi ?” diye sordu.  Artık uzun uzun anlatmak istemedim, “Sistemli hataya yönetim mönetim değil, aptallık derler. Tabii hata zannettiğin şey, kötü niyet değilse…” demekle yetindim.

6 seneyi aştı, her hafta burada konuşup duruyorum. Bir fayda beklediğim yok elbet.
Gerçi Kes Sesini Bukowski ! Edebî Küfürler Ansiklopedisi’nin yazarı Pierre Chalmin “Bugün artık susarak küfrediliyor” der ama…

Bu hafta da farklı bir yöntem deneyelim. Sözün bittiği yerde bazen - belki - susmak konuşmaktan daha etkilidir.

Belki gün gelir, Amin Maalouf’un Mani’ye söylettiği lafa da sıra gelir :

Asıl gürültü, benim sustuğum gün kopacak!
 
Hürriyet-İK, 02.08.2015