27 Haziran 2014 Cuma

Rahat etme rahatsız et


H. aradı geçenlerde. Ağzı üstünüze afiyet biraz (!) bozuktur, ‘rütükleştirerek’ aktarmamda fayda var:

- Ulan bugünkü yazın… Gene eline sağlık diyeceğim ama sonra vicdan azabı çekerim diye korkuyorum.

- Ben de sağ ol diyeceğim de, hele bir lafı tamamla bakalım, altından bir halt çıkmasın.

- Oğlum sana ‘aferin’ dedikçe dozu artırıyorsun. Kovduracaksın kendini. Ben de seni gaza getirdim diye kendimi suçlayacağım.

- Mesele buysa üzülme: Bugüne kadar kendimi kovdurmak için kimseyin yardımına ihtiyacım olmadı elhamdülillah!

Gülüştük. Ama ciddi ciddi endişeliydi.

*

Anlatmaya çalıştım:

Gazetecilik dünyanın her yerinde riskli bir meslektir.

Medenî ülkelerde gazeteciler, eğer mafyanın yahut bir psikopatın ayağına basmazlarsa, en azından hayatları için endişe etmezler.

İşlerini kaybetme riskleri de, diğer meslek erbabından fazla değildir.

Medenî ülkelerin medeniyetten nasibini almamış ve/veya savaş halindeki ülkelerde görev yapan mensuplarının, ölüm, yaralanma, yeni yeni kaçırılma riski yüksektir.

Bizimki gibi geri toplumlarda ise gazeteciler, akla gelebilecek küçüklü büyüklü her türlü tehdit altındadırlar. 

Uzatmama gerek yok.

Freedom House’un 2014 basın özgürlüğü raporuna bakmak yeterli mesela:
Türkiye (Ekvador, Ermenistan, Libya ve Güney Sudan’la birlikte) 197 ülke içinde 134’üncü sırada.

Hapisteki gazeteci sayısında da son yıllarda birinciliği Kuzey Kore’ye bile kaptırmıyoruz elhamdülillah.

İktidar baskısıyla işsiz kalmış meslektaşlarımın sayısını bilmiyorum.

Aynı listede sadece 30’uncu sırada olan ABD’de dahi ‘whisthle-blowers’ yani ‘ihbar edenler’ (muhbir diyemedim, olumsuz geldi) yasaların koruması altındadır.

Vatan hainliğiyle, karanlık güçlerin adamı olmakla, casuslukla, çete üyesi olmakla, satılmışlıkla filan suçlanamazlar.

Bu yasa bildiğim kadarıyla gazetecilerin haber alma ve yapma özgürlüğünü de garanti altına alır.

Ama bu yasal güvence bile Edward Snowden’i koruyamadı, biliyorsunuz.

Yani gazeteciliğin aslında hiçbir yerde yüzde 100 garantisi yoktur çünkü...

Fıtratında iktidar ve para hırsı; yolsuzluk, hırsızlık, soysuzluk ve üstelik yüzsüzlük olan insanlar var oldukça, gazeteciler rahatsız etmeye devam edecek ve rahat etmeyecektir.

Gazeteciliğin fıtratında ‘rahatsız etmek’ ve ‘rahat etmemek’ vardır.
Bu iki fiilin dozu, ülkesine göre (demokrasi ve hukukun üstünlüğüne göre) değişir.

Rahat ettirerek rahat eden’ taharet medyası bir yüz karası, bunlar gazeteci filan değil, tamam da; yanlışları görmemek, yanlış yapanları rahatsız etmemek, susmak bile başlı başına mesleğe ihanettir.

Siyaset yazmak da şart değil, gazeteci sadece ‘ne güzel şeyler oluyor; canım ülkem; sevelim, sevilelim...’le yetinemez.

Yanlışları görmek ve söylemek zorundadır.

Hele bir yanlışın bin doğruyu götürdüğü Türkiye’de bugün.

*

Ayrıca, Hürriyet İK’nın yöneticisi değil, İK yöneticisi de olsaydım, gene aynı şeyi yapardım.

Anlatmaya çalıştım:

Doğru söylediğim için kovulmayı,

• yalan söylediğim için kovulmaya

• işimi kaybetmemek için doğru bildiğimi susmaya yahut (pek farkı yok aslında) yalan söylemeye

• yalan söylemek için maaş almaya tercih ederim.

Doğru bildiğimi yaptığım için kovulmayı,

• yanlış bir iş yaparak kovulmaya

• işimi korumak için bile bile yanlış işler yapmaya

• benden istenen yanlış işleri yapmak için para almaya tercih ederim.

Biraz bilmece gibi ve ahmethakanvârî oldu ama, doğrusu budur.

İK olarak budur.

Gazetecilik olarak budur.

İnsanlık olarak budur.

Hepsi bir araya gelince, başka çaresi yoktur.




Dipnot-1: Bu söylediklerim Hürriyet’ten başka bir gazetede yazılabilir miydi, sanmıyorum. Biraz da bundan cesaret alıyorum.

Dipnot-2: Kendimden bahsettiğim, ‘Ben, ben...’ dediğim için özür dilerim!  



Hürriyet-İK, 29.06.2014










19 Haziran 2014 Perşembe

Bugün yaşasaydı, böyle söylerdi Zürdüşt :)




İnsan ne kadar yükselirse, o kadar faziletli ve alçak gönüllü olmalı.

(Hayır, politika yazmama kararım değişmedi. Günlük hayattan ve çalışma hayatından söz edeceğim.)

Halbuki, özellikle bizim gibi sosyal ve kültürel açıdan gelişemeyen toplumlarda, yükselmekle karakter arasında genellikle düz değil aksine ters korelasyon söz konusu. Üstelik bir değil, birden çok.

Bir defa genellikle yükselmenin bizde yetenekle/ bilgiyle / birikimle alakası yoktur.

Yönettiğinden daha az yetenekli / bilgili / tecrübeli yönetici çok.

Tabii bu şartlarda yükselebilmek için yeteri kadar alçak veya alçalmaya mütemayil olmakta fayda vardır.

Bu yolla yükselenler, geldikleri yeri hak ettiklerine ve doldurduklarına kendilerini inandırırlarsa, egoları şişmeye başlar. Olmayan alçak gönüllülüklerinden eser kalmaz.

Yok eğer meslekî yetenek-yeterlilik dışı sebeplerle oturtuldukları koltuğu hak etmediklerinin ve dolduramadıklarının (ve herkesin de bu gerçeği gördüğünün) farkındaysalar; bu sefer de patrona, unvana, bürolarının büyüklüğüne, koltuklarının yüksekliğine, makam araçlarının markasına sığınırlar. Daha donanımlı olan astlarının altında kalmamak ve kendilerini kabul ettirebilmek için afra tafra ve pislik yaparlar. Olmayan faziletlerinden eser kalmaz.

*

Abartıyorum, evet.

Ama söylediklerimin doğru olduğunu siz de biliyorsunuz.

*

Unvandan söz etmişken…

Pek çok yeni mezun, çalışma hayatına ‘uzman’ ya da ‘koordinatör’ olarak başlıyor.

Gazetelerde ‘köşe yazarı’, televizyonlarda ‘programcı-sunucu’ olarak işe alındıkları gibi.

Öyle şirketler, öyle servisler biliyorum ki, direktör-müdür-şef ve … ofis boydan ibaret.

‘Peki kardeşim burada işi kim yapıyor?’ diye sorasınız gelir.

Bu ‘unvan enflasyonu’nda (maaş veremedik unvan verelim diyen patronlar ve insan kaynakları kadar) ‘taytıl’ meraklısı çalışanların da kabahati büyük.

Özlük işleri şefi >> personel müdürü >> insan kaynakları direktörü >> yetenek yönetimi koordinatörü…

Ne kadar üfürük olursa olsun, bütün bu unvanlar ‘başı çeken, yöneten, idare eden’ demeye geliyor neticede.

Ama artık çalışanlar ‘idare edilecek’ bir ‘kaynak’ değil ki. (*)

Sizin göreviniz de artık ‘başı çekmek, yönetmek, idare etmek’ değil yahut bundan ibaret değil.

Ama koltuğunuzu koruyabilmek için gözünüz patrondan başkasını görmüyorsa; dünyanın, insanların, ilişki modellerinin değiştiğini nasıl göreceksiniz?

Dilinizi sadece yalakalık için (yanlışlıkla taharet için diyordum az kaldı) kullanıyorsanız; bu değişimi ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını patrona, yöneticilere, çalışanlara nasıl anlatacaksınız?

Aklınızı ve mesainizi sadece koltuğunuzu korumaya, fesada, onun bunun kuyusunu kazmaya, yerlerini kendinize benzeyen ‘kifayetsiz muhterisler’le doldurmaya harcıyorsanız;  çalışanlara, şirkete, patrona ne faydanız var ki?

Ama kabahatin büyüğü sizde değil, size itibar edenlerde.

Hiç biriniz farkında değilsiniz ama, sizi getireni siz götüreceksiniz. Birlikte gideceksiniz.

Belki ben görmeyeceğim ama, doğru insanları doğru yerlere getirecek doğru insanlar doğru yerlere gelecek bir gün.




Dipnot: Yukarıda saydığım unvanlara haiz olup fakat bulundukları yere hakkıyla gelmiş, bu görevi ve aldıkları maaşı hak eden, fayda üretmeye çalışan ve daha da önemlisi insan kıymeti bilen İK’cılar; çoğunluk olmasanız da, İK cüppenizi çıkarıp karşıma gelmeseniz de, size saygı duyuyorum. Ben sizi biliyorum. Siz kendinizi bilirsiniz. Sözüm kendini bilmeyenlere...

(*) Türkiye İnsan Yönetimi Derneği PERYÖN’ün yeni başkanı Sevilay Pezek Yangın, derneğin yayın organı PY’nin son sayısında yayımlanan ve “Sizce şirket çalışanı bir kaynak mı, yoksa kaynağı kullanan bir ‘insan’ mı?” sorusuyla başlayan yazısında bu söylemek istediğimi benden iyi ifade ediyor. Burcu’nun (Özçelik Sözer) bugünkü manşet haberinde de, yan sayfadaki röportajında da İK uzmanları ısrarla “insan’a değer verin!” diyorlar. Bu aynı yöndeki sözler beni çok umutlandırıyor.



Hürriyet-İK, 22.06.2015












13 Haziran 2014 Cuma

Müzedeki yerinizi alın




Bazen doğru olduğuna inandığım bir fikrin ucunu yakaladığım, ama tamamlamayı, şekillendirmeyi, ifadeyi beceremediğim olur. Hani gördüğünüz rüyayı hayal meyal hatırlar ama bir türlü toparlayamaz, tam çıkaramazsınız ya, öyle bir intiba.

Genelde meramını rahat anlatan biri için (ağız ishali demekten daha şık böylesi) bu inkıbâz hâli sıkıntılıdır.
Gene kendimce doğru bir teşhis koyduğumu sandığım, iyi kötü bunu ifade edebildiğim, ama karşımdakilerin bir türlü anlamadığına hayret ve dahi isyan ettiğim olur.

Ya nasıl görmüyorsunuz, nasıl anlamıyorsunuz diye bağırasım gelir.

Bir vakıf üniversitesinde 6 dönem ders verdikten (reklam olmasın diye Kadir Has Üniversitesi demiyorum), Hürriyet İK ve asıl Hürriyet Kampüs sebebiyle, daha doğrusu sayesinde, gençlerle haşır nesir olduğumdan beri tekrarlayıp duruyorum:

Bugünün gençlerini anlayamazsınız.

Aptal yahut anlayışsız olduğunuzdan değil; anlayabilmek için gerekli kavramları haiz olmadığınızdan; aynı dili konuşmadığınız ve düşünce kalıplarınız tamamen farklı olduğundan; yani aynı dünyada ve aynı zamanda yaşasanız da, ayrı dünyaların ve ayrı çağların insanları olduğunuz için. (Aynı ‘tür’ olmadığınız için diyesim var.)

Bak gene ifade edemiyordum işte!

Eskiden kuşaklar arası çatışma diye bir şey vardı. Bugün yok. Neden? Çünkü eskiden anneler ve kızlar, babalar ve oğullar birbirine benzerdi. Bir nesilden diğerine farklar azdı, farklılaşma-değişim yavaş yavaş olurdu. Çocuklar çok benzedikleri ana-babalarına farklarını, bağımsızlıklarını, kişiliklerini kabul ettirebilmek için mücadele hatta kavga etmek zorundaydı.

Dünya değiştikçe, değişim hızlandıkça; bilgi, teknoloji, bilim, fikir ve asıl kültür alanında yaşanan değişim giderek daha hızlı ve güçlü olunca; yani dün ile bugün ve dolayısıyla kuşaklar arasındaki fark (gap diyorlar galiba şimdi) giderek büyüyünce haliyle gizli ve sinsi kuşak çatışması mesela 68 Olayları olarak patladı. Gençler, ana babalarına kendilerini anlatamadılar çünkü, değişmeyen, değişmekten korkan, değişmemekte direnen eskiler, onları anlamaya hazır değildiler, anlayacak altyapı ve eğilime sahip değildiler.

Bugün artık hiç değiller.

Aydın denilenler ise, anlayabildikleri kadarını ifade edecek kelimeleri bulmakta zorlanıyorlar.

Her zaman olduğu gibi, bugünün gençlerinin kendilerini anlatabilmek için, anlatacak, kitap yazacak, hoca olacak, kürsüye çıkacak, siyasete atılacak yaşa gelmelerini beklemek gerek… diyeceğim ama, dünya o kadar değişti ki, bugünün gençleri o yaşlara geldiklerinde artık onların dünyasında belki de kitap, üniversite, kürsü, hükümet kalmayacak.

Bugün artık, kuşak çatışması yaşanmıyor. Çünkü bugünün gençleri ana-babalarından yüzde 5, 10, 50 farklı değiller. ‘Farklı’ bile değiller. Bambaşkalar, hiç alakaları yok.
Tamamen yeni bir dünyada yaşıyorlar.

Zaten dikkat edin bakın, gençlerin ana-babalarıyla yarışmak, onları aşmak, onlardan farklı-bağımsız bireyler olduklarını ispat (hatta kendilerini onlara beğendirmek) gibi bir gayretleri, bir dertleri yooooook!

Siz, onları dünyaya getiren, büyüten, besleyen, ihtiyaçlarını karşılayan, internet bağlantılarını, akıllı telefonlarını, markalı blucinlerini temin eden ve (madem ki doğurdunuz, doğmayı onlar mı istedi?) temin etmekle mükellef; ama çok sevdikleri, ama bayıldıkları, saygıda kusur etmeseler de öyle gözlerinde büyütmedikleri ana-babalarsınız. Size adınızla hitap etme eğilimleri, ‘fıstığım’, ‘babişim’ demeleri bundan.

Çocuklarınızın üstünde öyle vehmettiğiniz gibi bir takım haklara sahip değilsiniz.

Ana-baba olarak yaptıklarınızı en iyisinden ‘doğal’ ve hatta ‘göreviniz’ olarak görüyorlar.

Özetle, eniştemin (nasılsa çocuklara lafımızı dinletemeyeceğiz, bari) ‘kendimizi ezdirmeyelim’ dediği gibi; çocuklarınıza hükmetme hevesinizi unutun.
Onları anlamadığınızı söylemekten de vazgeçin, anlayamazsınız.

Onlar da (ana-babaları olan 68-78 kuşağından bir farkları da burada zaten) anlaşılmak, kendilerini kabul ettirmek derdinde değiller zaten, iplerinde bile değil, ‘rahat bırakın yeter’…

Anlamaya değil tanımaya çalışın. Değiştirmeye (düzeltmek ne kelime) değil, oldukları gibi kabul etmeye çalışın.

Yani rahat bırakın ve saygı duyun yeter.

Zaten bu dünya artık sizin değil, onların dünyası.

Müzedeki yerinizi alın...



Dipnot: Bu yazıya oturduğumda niyetim, okumakta olduğum ve ‘insanların önyargıyla ya saf ya terörist damgası vurdukları 21.yy’ın isyankâr gençleri’ üzerine bir kitaptan söz etmekti. Ağız ishali dediğim işte budur. Bir daha sefere artık.

Hürriyet-İK, 15.6.2014











6 Haziran 2014 Cuma

Dendritik dallar dandik dallamalar için umut olabilir mi?


Ben öyle koskoca evrenin bizim için yaratıldığını iddia eden insan-merkezci megalo-dogmalara değil;
ve hatta, “türler, insan denilen mükemmel varlığa erişmek için evrim geçirir” (Lamarck) türünden yobazlık korkusuyla sarf edilmiş çevir-kazı-yanmasın türünden beyanlara değil;
aksine, insanın ‘bir evrim kazası’ olduğuna inananlardanım.
Hatta, daha açık söyleyeyim:
İnsanın, tabiatın ‘kanseri’ olduğununu bile düşünmeye başladım. (Son yüzyılda dünyaya verdiği tahribata bakarsanız bana hak vereceksiniz.)
Muhtemelen bir gün, bir şekilde, bir veya birçok sebepten bir genetik ‘arıza’ meydana gelmiş ve atamız maymun, insana doğru evrimleşmeye başlamış.
Tabii evrim teorisyenleri (bildiğim kadarıyla) kaza-rastlantı-arıza gibi kelimeler kullanmazlar.
Çünkü evrimin kendine özgü (ve ayrıca çok da sağlam) bir ‘mantığı’ vardır. Yani bir anlamda evrim süreci de başlı başına bir ‘zekâ’ (intelligence) olarak kabul edilebilir.
*
Yazının daha bu noktasında, henüz evrimleşmeye başlamamış, yahut evrimleşmesi tamamlanmamış, ya da evrim süreci yanlış yola saptığı için zekâsı bana hakaret etmek için seçtiği iki ayaklı kadar da gelişmemiş olan (ama demokrasi cilvesiyle seçimlerde benim gibi bir oya sahip) ve bana ‘demek ki senin ananı maymunlar becermiş’ kalitesinde laf sokuşturmaya hazırlanan insanımsılar (*) olacaktır.
Bunlar, bu yazıları artık ne yazık ki okuyamayacak bir amcamın ifadesiyle, ‘cartımı yesinler!
(Yukarıdaki paragrafı, bundan sonra yazacaklarımın anlaşılmaması, daha doğrusu yanlış anlaşılması ihtimalini bertaraf etmek için yazdım. Uğraşamayacağım. Cartımla doymayıp, ellerindeki Hürriyet İK’yı da yiyerekten ağaçlarına dönmüşlerdir diye umuyorum.)
*
2003’te insan genomunun, 2005’te şempanze genomunun DNA dizinlenmesi tamamlandı. Ve insan ile şempanze genlerinin % 99 küsur oranında ortak olduğu açıklanınca, haliyle çok geyik çevrildi.
Bu fark nedir, ne demektir, bilmiyorum. Ama en yakın akrabalarımıza bakınca (Muhittin abim, sen üstüne alma gözünü seveyim!) bu % 1’i bile bulmayan farkın yarattığı fark, gerçekten muhteşem.
İnsanın atasıyla en yakın maymun arasında 6 milyon yıl önce meydana gelen evrimsel ayrışmadan beri gelebildiği son nokta, meyveyi düşürmek için elindeki sopayı ağacın dalına vurmaktan ibaret olan hayvanla (ki kimilerine göre bu bile müthiş bir gelişmedir)
yahut eline tutuşturulan sopayla Ali İsmail’i vura vura öldüren hayvanla (ki kimilerine göre bu bir kahramanlık destanıdır)
DNA’yı keşfeden Watson ile Crick’in, Amadeus Mozart’ın, talihsiz Alan Turing’in, Leonardo da Vinci’nin, yahut ne bileyim Dante Alighieri’nin genlerinin % 99 ve saire oranında aynı olduğunu düşünence…
haliyle insan, ‘ne % 1’miş be kardeşim’ demekten kendini alamıyor, magazinci ifadesiyle.  
Ne oldu da insan zekası en yakın türlere bu kadar büyük fark atabildi? (Yahu senden bahsetmiyorum canım abim!)
*
Genetik uzmanları, evrim sürecinde insanda kimi yeni ve insana has genlerin ortaya çıktığını ve bunların yeni fonksyonlar yüklendiklerini söylüyorlar. (Hakan, Aksel ve diğer nörolog dostlarım beni affetsinler!)
Bu yeni genlerden biri, mesela, insan beyninin prefrontal neokorteks bölgesindeki sinir bağlarının çoğalmasına sebep olmuş; sinir bağlarının üzerindeki ‘bağlantı noktalarının’ sayısı birden bire artmış.
Ve böylece (bilgisayar kullananların anlayacağı dilden söylemek gerekirse) beynin kapasitesi ve işlem hızı olağanüstü gelişmiş.
Bu değişimin 2,5 milyon yıl önceye, yani homo sapiens’in ortaya çıkışına (ve beyninin korteks bölgesinin hızla gelişmesine) denk gelmesi de bilim insanlarını çok heyecanlandırıyormuş.
İnsan beyninin en önemli (ayırıcı) özelliği, nöronların üzerindeki ‘dendritik dal’ (dendritic spine) denilen bu ‘bağlantı noktaları’nın sayısı.
Söz konusu gen, denek farelere aşılanınca, hayvanların beynindeki nöronların da, insan beyni gibi, bağlantı sayılarının arttığı gözlemlenmiş.
Bağlantı noktalarının çoğalması, fareleri daha zeki hale getirebilir mi?
Laboratuvar çalışmaları sürüyor. Bu sorunun cevabı çok önemli, hayatî; çünkü cevap ‘evet’ olursa, bu, diğer canlılarla birlikte insanın da beyin kapasitesinin (genetik sayesinde) geliştirilebileceği anlamına gelebilir.
Yani ‘dendritik dal’ belki bizim ‘dandik dallamalar’ için bile bir umut olabilir.
Seçimlere yetişmez. Ama olsun!
  
(*) İnsanımsı (humanoid) : İngilizce ‘human’ (insan) ile Yunancada ‘gibi’ anlamına gelen ‘- oid’ son-takısından üretilmiştir. Görünüş olarak ‘insana benzeyen’ türler için kullanılır ki, bana hâlâ küfretmekte olanlar da şeklen insan sanılabilirler. Memelidirler; iki kolları, boş da olsa bir kafaları, iki ayakları vardır falan.


Hürriyet-İK, 08.06.2014