16 Ağustos 2015 Pazar

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır

Michigan Üniversitesi’nin 14 bin üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı kapsamlı bir araştırma Association for Psychological Science’ın yıllık toplantısında açıklandı. (-mış, dürüst olmak gerekirse.)

Sonuç kısmında şöyle deniyor:
2000 yılından sonra empati duygusunda çok büyük bir düşüş gözlemledik. Bugünkü gençlerin, 20 veya 30 yıl önceki üniversite gençliğine nazaran yüzde 40 daha az empati duygusuna sahip oldukları görülüyor.

Oysa söz konusu ankette yer alan sorular gençleri pozitif cevap vermeye meylettiren türden.
Mesela: “Sizden daha az şanslı olan insanlara karşı genelde şefkat ve empati duyuyor musunuz?”

Yahut: “Acaba arkadaşım bu olaya nasıl bir gözle bakardı?’ diye düşünmeye çalışarak, arkadaşlarınızı anlamaya gayret ettiğiniz oluyor mu?”
Bu çanak sorulara rağmen, Amerikan üniversite gençliğinin yüzde 40’i başkalarına karşı en küçük bir empati duymuyor. (Bu arada gençlerin hakkını teslim edelim, en azından bunu dürüstçe söylüyorlar.)

*
Araştırmacılar bu empati fakirliğinin, sosyal ağlarda yaygın olan aşırı narsisizmin sonucu ve suçu olduğunu düşünüyorlar. Gençlerin sadece kendileri için var olma, sadece kendilerini düşünme eğiliminin de sebebi budur, diyorlar. (Facebook sayfalarına bakın, neredeyse sadece selfie ve otofoto...)

Yani günümüz gençlerinin (aslında çok küçük bir azınlığının) bazı konulardaki duruşlarına ve davranışlarına, sosyal medyadaki kimi yorumlarına bakarak, anti-kapitalist olduklarını, emeğin sömürüsüne, haksızlığa ve adaletsizliğe ‘ideolojik olarak’ karşı çıktıklarını sanmayın.
Özellikle siz, 68’li - 78’li ana-babalara söylüyorum.

Yeri geldiğinde iktidara, polise, zabıtaya, uluslararası şirketlere karşı tavır alıyor olmaları, çocuklarınızı değil devrimci, değil sosyalist; solcu hatta hümanist bile yapmaz.
Empati duygusu yüksek, ‘romantik’ gençler hâlâ var. Ama benmerkezci, kendi küçücük dünyasında küçücük günlük hedonist çıkarları için var olan, olup bitene ilgisiz ve dünyaya kaygısız gençler ezici bir çoğunluk oluşturuyor.

Sakın ola ki, ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonların ve (röntgencilik ve teşhircilik dürtüsünü sömüren) sosyal medya bağımlılıklarının bu gençleri ‘sosyabl’ (= toplumcul yani diğer insanlarla iletişim kurmaya yatkın ve bu iletişimden ve toplum içinde var olmaktan zevk alan insanlar) haline getirdiği sanısına kapılmayın.
Son derece egoist, hedonist ve apolitik bir nesil yetiştirmeyi başardınız!

Haaa, ama bir dakika, gençlere de fazla haksızlık etmeyelim: Sizin zamanınınzda (gene 68’li, 78’li ana-babalara söylüyorum) durum farklı mıydı? Değildi...
Oranı yüzde biri, bilemedin ikiyi geçmeyen bir ‘bilinçli gençlik’, ve hayatı derbi maçta kaleyi kimin koruyacağından, çeyiz sandığına kaç tane saten gecelik koyacağından ibaret bir büyük kalabalık...

Tek fark, biz ‘ihbarlı telefonunuz var’ diye postaneye çağrılırdık, şimdiki gençler akıllarını emanet ettikleri cep telefonları için varlar.
Çünkü bizim, istesek de tüketebileceğimiz bir şey yoktu, şimdiki gençler ise düzen(ler) tarafından ‘kompülsif tüketici’ haline getirildi.

Tüketicinin de duyarlısı ve akıllısı makbul değildir...
 
Hürriyet-İK, 16.08.2015
 
 
 
 

9 Ağustos 2015 Pazar

Bizi yoran işimiz değil içimize attıklarımız

Fransa’da haziran ortalarında Çalışma Hayatında Kalite Haftası’nın on ikincisi organize edildi.

(Fransa’dan çok söz ediyorum, kusura bakmayın, medyayı, tartışmaları rahat takip edebildiğim için.)
Bu yılın teması (tercümesi biraz zor) ‘İşimizi konuşur hale getirelim’ idi.

Özete, işimizi konuşalım, çalışma hayatımızla ilgili yaşadıklarımızı yüksek sesle konuşalım, paylaşalım, tartışma alanları yaratalım... ki, yapılan iş ‘görünür’ hale gelsin, sorunlar, doğru/ yanlış beklentiler, yanlış anlaşılmalar ortaya çıksın... ki yaptığımız işin kalitesini arttıralım.
Yani çalışanlar daha iyi / kaliteli şartlarda çalışsınlar ve daha iyi / kaliteli iş üretsinler...

*
Kötü yönetilen Türk şirketlerinde, yani şirketlerin hemen hepsinde, unutulan ve unutturulmaya çalışılan bir konudur ama (söz konusu haftanın organizasyon komitesindeki bir uzmanın dediği gibi) “çalışanlara yaptıkları işle, ürettikleri mal ve hizmetle, iş yapış biçimleriyle ilgili söz hakkı vermek, çalışanların çalışma ortamını daha iyi / kaliteli olarak algılamaları ve yaptıkları işi ‘anlamlandırmaları’ açısından çok önemlidir.

Bizim şirketlerde, çalışanların kendilerini ifade edebilecekleri, seslerini, sorunlarını duyurabilecekleri, öneriler getirebilecekleri ortam ve organizasyon yoktur.
Olanlar da, yönetimin vizyonunu ve beklentilerini çalışanlara ‘anlatmak’ (!) için düşünülmüştür. Yapılan işi, iş yapış şekillerinin ve çalışma ortamını tartışmak, konuşmak ve iyileştirmek için değil...  Zaten çalışanlar adam yerine koyulmaz.

(İş kanunlarının veya sosyal kanunların empoze ettiği çalışan temsilciliği, işçi temsilciliği gibi kurumlar da, genellikle işçi ve işveren temsilcilerinin ‘konuştuğu’ değil ‘çatıştığı’ ortamlardır.)
*
Hafta vesilesiyle yazılanları, söylenenleri takip ederken, Philippe de Lapoyade adlı bir uzmanın ilginç bir makalesine tesadüf ettim.

Diyor ki : “Çalışırken bizi asıl yoran, yaptığımız iş değil söylemediklerinizdir.
Soruyor : “Çok pozitif havalarda ama sinsi imalarla, gülümseyerek laf geçirmelerle, örtülü gerginliklerle dolu bir toplantıdan dayak yemiş gibi yorgun çıkmayanımız var mı? Hangimiz kendini savunamadığı hatta sadece cevap veremediği için kendini moralsiz ve bitkin hissetmemiştir? Kaçımız tatsız başlayan, tatsız giden, tatsız biten ama müşteriyi yahut işimi kaybederim korkusuyla gık diyemediğimiz bir toplantı yaşamadık? Hangimiz, üstümüzdeki baskıyı atmak, içimizi boşaltmak için böyle bir günün akşamında, bir arkadaşımıza yahut eşimize, o anda söyleyemediklerimizi, bastırdığımız duygularımızı heyecanla kusmadık? Yahut, daha da beteri, yaşadığımız bu tatsızlığı, söyleyemediklerimizi içimize zehip gibi atmadık?”

Söz konusu uzman, alıntı yaptığım bu makalesini araştırmaların, mesaimizin yüzde 70 ila 80’ini ‘diğerleriyle (iş arkadaşları, yöneticiler, müşteriler, hizmet verenler vb ile) iletişime’ harcadığımızı göstediğini; hasılı, çalışma hayatımızın kalitesi ve mutluluğunda, iletişim kalitesinin büyük yer tuttuğunu; herkese, her şeye verilebilecek uygun bir cevap bulunabileceğini, önemli olanın üslup olduğunu ve saire söyleyerek sürdürüyor. Bize (özellikle erkek çocuklara) duygularını göstermenin ayıp olduğu öğretildi, oysa doğru olan tam tersidir, diyor.
Ben de, neredeyse 40 yıldır çalışan, 25 yıldır da büyük kurumlarda ücretli çalışan bir Türk olarak diyorum ki :

Sus, susmazsan sıra sana gelecek...
Bizim memlekette, hislerinizi belli etmek için ağzınızı açarsanız, ağzınıza... biber sürerler. Onun için, şu 3 yöntemden birini tercih edin:

(1) Ağzınızı sadece, yöneticinizin ne kadar akıllı olduğunu, en doğru kararları verdiğini söylemek için açacaksanız açın. Eleştirilere kendinizi savunarak değil, yalan söyleyerek, başkalarını, altınızda çalışanları suçlayarak cevap verin. Teflon tava gibi olun, asla üstünüze almayın, alınmayın, aldırış etmeyin...

(2) Bu 3 Y (yalakalık, yalancılık, yavşaklık) yöntemini beceremiyorsanız, duymazdan gelin, susun, askerliğini yapmış her Türk erkeğinin bildiği 3 K (konuşmama, karışmama, kaytarma) yöntemini uygulayın.

(3) Bunu da mı beceremiyorsunuz? Siz siz olun, hiçbir şartta cevap vermeyin, hislerinizi asla söylemeyin, hatta belli etmeyin. Dokuz kere yutkunun, sonra bir pundunu getirip kuytu bir köşeye kaçın, kimsenin duymayacağından emin olduktan sonra bildiğiniz bütün küfürleri sayın.

Haa (4) kendinizi bu kadar da tutamıyorsunuz? Artık salaklığın bu kadarına da tahammülünüz kalmamış. O zaman, içinize atıp ölecek değilsiniz ya, koyverin gitsin. Hak edene hak ettiği cevabı verin...

Sonuç mu? Ha ha ha... Bak şekil (a)
 
Hürriyet-İK, 09.08.2015

 
 
 

 

2 Ağustos 2015 Pazar

« Söylememek harcısı söylemenin hasıdır »


Genç bir yönetici adayı “Serdar Bey, hata bir yönetim biçimi sayılabilir mi ?” diye sordu.  Artık uzun uzun anlatmak istemedim, “Sistemli hataya yönetim mönetim değil, aptallık derler. Tabii hata zannettiğin şey, kötü niyet değilse…” demekle yetindim.

6 seneyi aştı, her hafta burada konuşup duruyorum. Bir fayda beklediğim yok elbet.
Gerçi Kes Sesini Bukowski ! Edebî Küfürler Ansiklopedisi’nin yazarı Pierre Chalmin “Bugün artık susarak küfrediliyor” der ama…

Bu hafta da farklı bir yöntem deneyelim. Sözün bittiği yerde bazen - belki - susmak konuşmaktan daha etkilidir.

Belki gün gelir, Amin Maalouf’un Mani’ye söylettiği lafa da sıra gelir :

Asıl gürültü, benim sustuğum gün kopacak!
 
Hürriyet-İK, 02.08.2015
 
 
 

26 Temmuz 2015 Pazar

Rakipleriniz içeride değil, dışarıda


Şirketlerin zaman zaman CEO’sundan en küçük çalışanına kadar herkese hatırlatması gereken bir hayatî gerçek :

Savaş, şirketin içinde değil, dışındadır.
Savaş deyince sert kaçıyor belki ama…

*
Paris’te bir okul var, genç olsam, işi gücü bırakır gider, burada master yapardım: Ecole de Guerre Economique, Ekonomik Savaş Okulu…

Ekonomi savaştır.
Makro düzeyde, devletler arasında, topyekün savaşın silahsız aşamasıdır. (Zaten her askerî ve terörist savaşın arkasında her zaman ekonomik çıkarlar vardır. Yani silahlı savaş, ekonomik savaşın ileri bir safhasıdır.)

Mikro düzeyde ise ekoromi, şirketler arasında bir savaştır.
Ekonominin, iş dünyasının ‘adı koyulmamış bir savaş’ olduğunu unutursanız, bu gerçek size kendini çok acı bir şekilde hatırlatır.

Ama, ammaaa… asla unutulmamalı ki, savaş şirketin içinde değil, dışındadır.
*
Tamam, içeride bir ‘tatlı rekabet’ faydalıdır. Şarttır. Ki çalışanlar her zaman, huzursuz değil fakat teyakkuz halinde olsunlar. Diri dursunlar.  Ki rutine düşülmesin, rehavet hali çökmesin, şirketin üstüne ölü toprağı serpilmesin. (Bakınız : ‘Düzen buysa kral biziz yazısı’ Hürriyet-İK 31.07.2011)

Ama düşman… peki öyle demeyelim, rakipler, içeride değil, dışarıdadır.

Onun için, yöneticilerin, çalışanların güçlerini birbirine karşı harcaması yapılmaması gereken bir hatadır. Birbiriyle didişenler, dışarıya karşı güçlerini birleştiremezler.

Oysa pek çok şirkette yöneticilerin çoğu zamanlarını ve enerjilerini birbirlerine karşı harcıyorlar. Rekabeti aşıyor, iş sidik yarışına, tekerine çomak sokmaya, hatta altını oymaya varıyor.

Pazarlamayla satış sinsi sinsi didişiyor, muhasebeyle finans birbirinin ayağına basıyor, insan kaynaklarıyla idare birbirini yiyor…

Çalışanlar – yani işini yapmaya çalışan insanlar - işleriyle, rakipleriyle uğraşacaklarına (uğraşmak eski Türkçe’de savaşmak demektir, biliyorsunuz) departmanlar arası yetki çekişmesiyle, yöneticiler arası sen-ben kavgasıyla vakit kaybediyorlar.

Daha da vahimi (madem ki savaş dedik, askeriyeden örnek verelim), satın alma, finans, insan kaynakları, muhasebe, reklam, kurumsal iletişim gibi ‘destek’ (lojistik) servisleri, üretim, satış gibi ‘muharip’ departmanların işini yapmasını kolaylaştırıcağına, sürekli iş ve zorluk çıkarıyor. İş bilmemekten, kötü organizasyondan veya kişisel kompleks ve kavgalardan.

Daha daha da vahimi, bazen işinizi yapmak için, müşterilerden ve rakiplerden çok… şirketin muhtelif departmanlarıyla, yöneticileriyle, hatta tepe yöneticileriyle uğraşmanız gerekiyor.

Savaş şirketin içinde değil, dışındadır.

Çalışanlarınız “Bize zaten bir desteğiniz, bir faydanız yok, bir de sizinle uğraşmayalım, bırakın işimizi yapalım!” diyorlar, duymuyor musunuz?

Hürriyet-İK, 26.07.2015

 

 

 

 

 

19 Temmuz 2015 Pazar

Bayramın son günü zoolojİK bir yazı

Bayram tatilinin son günü, pazar sabahı size değişik bir yazı okutayım istedim. Hayat çalışma hayatından ibaret değil.

Bizim gazetelerin itibar etmeyeceği kadar ilginç ve güzel bir haberdi. Le Monde neredeyse bir tam sayfa ayırmıştı. Başlık , ‘Guam Adası 2 milyon yılan tarafından istila edildi’ diyordu.
(Böyle bakınca da sevimli bir hayvana benziyor ama...)
Özetlemeye çalışayım:

1940’larda yabancı bir gemiyle adaya geldiği tahmin edilen boiga irregularis cinsi yılan (ağaçlarda yaşayan, boyu 2 metreyi bulan, insanı öldürmese de zehirli, sarı bir yılan türü) adayı işgal etmiş. 50 yılda sayıları 2 milyonu bulurken, adadaki endemik (adaya has) 13 kuş türünden 10’unun, 3 kertenkele türünün ve bir çok yarasa türünün soyunu tüketmiş, biyoçeşitliliği yok etmiş. Bu türler, adada doğal olarak bulunmayan bu düşmanı tanımadıkları için, yuvalarını korunaksız yere yapıyorlar, yılan da yumurtalarını ve yavrularını yiyormuş. (Bu arada unuttum söylemeyi: Guam, ABD’ye ait Pasifik’te bir özerk ada. Yüzolçümü 500 km2, nüfusu 160 bin.) Tabii insanların yataklarına kadar giren yılanlar, adanın geçim kaynağı olan turizme de sekte vuruyormuş.
Ada yönetimi 40 yıl sonra bu yılanın zayıf noktasını bulmuş: Parasetamole alerjisi varmış. Adanın 3.400 farklı noktasına tuzak kurmuşlar, içinde Dolipran enjekte edilmiş fare ölüsü bulunan tuzaklar. Bu yöntemle yılda 8-10 bin yılan itlaf edebiliyorlarmış. Bu rakam devede kulak ama programın yöneticisi Marc Hall “En azından zararı azaltıyoruz” diyor, özellikle havaalanlarında. Çünkü mesela ‘sadece’ 6.400 km uzaklıktaki Hawai Adası’nda, uçaklardan birine sızan 10 kadar Boiga irregularis yakalanmış. Bu tür, yılan yaşamayan Hawai’ye girerse, aynı ekolojik felaket orada da yaşanabilirmiş.

Bu arada, Guam adası, Amerikan ordusunun Pasifik’teki merkezi konumunda. Diğer bütün adalarla yoğun hava ve deniz trafiği mevcut. Onun için otoriteler askeri üslerde, havalimanı ve rıhtımlarda özel önlemler alıyorlarmış.
Mr. Hall parasetamol tuzaklarını çoğaltacaklarını söylüyor. Amerikan ordusunun imkanlarını da kullanarak.  Mesela ulaşımı zor tropikal ormanlara havadan ölü fare atacaklarmış, ama kartondan paraşütlerle, ki yere düşmesin (başka hayvanlar da yer ve zarar görür), yılanların yaşadığı ağaç dallarına takılıp kalsın diye… vs.

Gerçekten çok ilginç bir haberdi, Joëlle Stolz imzalı. (Le Monde, 10 Temmuz)
*
Demek ki bir güzel adayız, en yakın karadan şu kadar bin kilometre uzaktayız, güvendeyiz diye rehavete kapılmadan, her zaman dikkatli, her zaman uyanık olmak lazımmış.

Kimdir, nedir, nereden çıktı ve asıl, boncuk neresindedir bilmediğiniz bir canlı türü (örnekteki gibi bir yılan veya başka bir zararlı) ada sahiplerinin saflığından, ada sakinlerinin dikkatsizliğinden istifade ederek, bir makam aracının bagajında, bir yatın sintinesinde adanıza sızabilir. Aborijenlerden yani ilk günden beri adada var olanlardan başlayarak endemik türlere saldırır. Peşinden bir sürü zararlı getirir. Ekosistem yok olur. Adanın tadı kaçar, havası solunmaz hale gelir…
*
Şimdi siz alışkanlıkla “Eee, İK bu haberin neresinde?” diyeceksiniz.

Ben denemedim, ama siz bir ilişki kurabilirseniz kurun...

12 Temmuz 2015 Pazar

Performans baskısı ahlâkı bozar


Mühendis olmaya gerek yok: Vidayı fazla sıkarsan ya sıkışır, ya kırılır, ya yalama olur.

*
Ben ekonomi öğrencisiyken, 1970’li yıllarda, dünyanın en büyük bankasıydı. Finans ve bankacılık sektörüne yeni teknolojileri sokan, kredi kartının mucidi bu bankaydı. 1980’lerin başında korkunç bir kriz geçirdi, batmaktan zor kurtuldu.

O yıllarda ekonomistler, bankanın içine düştüğü krizin ‘aşırı riskli krediler’den kaynaklandığı görüşündeydiler. Kredi satıcıları (galiba müşteri temsilcisi yahut kredi danışmanı diyorlar şimdi) çok riskli müşterilere yüklü miktarda kredi vermişlerdi. Özellikle de - hava şartlarına ve ‘canlı’ya bağımlı olduğu için bizatihî riskli bir sektör olan - tarım ve hayvancılık sektörüne.
Bu tutumun da birbirini tetikleyen iki açıklaması vardı:

(1) Aşırı performans baskısı ve
(2) kredi satıcıları arasında çalışan devir (turnover) oranının çok yüksek oluşu. (Aklımda yüzde 30’lar gibi korkunç bir rakam kalmış, doğruysa.)
Zaten (2) büyük ölçüde (1)’in bir sonucuydu. Kredi satıcıları ya yoğun performans baskısı karşısında kaçıyorlardı, ya da başarılı olanları rakipler kapıyordu.

Bankanın kredi satıcıları üst yönetimden gelen aşırı performans baskısı karşısında şu mantıkla hareket ediyorlardı:
- Nasılsa kredinin geri ödeme tarihi geldiğinde, ben burada olmayacağım! Müşteri ister borcunu ödesin, ister ödemesin…

Özetle, performans baskısı geri tepmiş ve bankayı batmanın eşiğine getirmişti.
*
Bugüne kadar patlak vermiş bankacılık ve finans krizlerinin hepsinde patronların açgözlülüğünün ve trader’ların (performans baskısı ve prim beklentisiyle) fazla riske girmesinin payı vardır.

Performans baskısı bankacılık ve finans sektörüne has değil elbette. Ve yarattığı risk de sadece finansal değil.
Kalite düşüşü, üretim hataları, hatta kaza riski… Servis şoförüne baskı yaparsanız, uykusuz çalışmaya ve hız yapmaya zorlarsınız, insanlar ölür. Üretim bandında çalışan mavi yakalının dikkati dağılır, işin kalitesi bozulur, iş kazaları artar.

*
Ancak, üst yönetimin çalışanlar üzerinde aşırı performans baskısının gözardı edilen ama çok önemli bir sakıncası daha vardır:

Çalışanın ve dolayısıyla şirketin ahlâkı bozulur.
Aşırı performans baskısı çalışanı yönetime ve müşteriye yalan söylemeye, tavize ve kırmızı çizgilerden fedakârlık etmeye zorlar.

Şirketin ticarî prensipleri, meslek etiği, hatta kurallar ve hukuk çiğnenmeye başlar.
Kısa vâdede şirket bu yolla cirosunu, belki kârını arttırmayı başarsa da… eninde sonunda müşteri (mesela gazeteyse okur ve reklamveren, bankaysa mevduat sahibi ve kredi müşterisi) ve kamuoyu nezdinde itibar (imaj) kaybeder.

Tabii CEO’nuz da kredi satıcısıyla aynı kafadaysa, yani “Kısa vâdede iyi sonuçlar alayım, uzun vâdede (Keynes’in ‘hepimiz ölmüş olacağız’ dediği gibi) zaten ben başka şirkete geçmiş olurum!  Benden sonra tufan…  diyorsa, hayırlı işler!.
 

Dipnot: Daha da kötüsü, CEO’nun bir ‘kifayetsiz muhteris’ olmasıdır. Yani ‘ne olursa olsun sonuç’ derken, işi de bilmiyor olması. Bu durumda kimin üstüne baskı yapacağını, baskının ne sonuç vereceğini bilmeyecek ve işi de denetleyemeyeceği için her türlü yalan ve göz boyamaya açık olacaktır. 

Hürriyet İK, 12.07.2015
 
 

 

 

 

5 Temmuz 2015 Pazar

Fizik değil metafizik


Joseph A. Schumpeter bizde pek tanınmaz. En azından bir Adam Smith, bir David Ricardo yahut John Maynard Keynes kadar bilinmez.


(Bu arada günümüzün kalitesini ve seviyesini hatırlatmak için söylüyorum : Google’da Ricardo diye ararsanız sadece Ricardo Caresma adında bir topçu çıkıyor. Smith diye ararsanız bir tabanca markası. Bir tek Keynes kurtarıyor durumu, o da aynı adı taşıyan bir ‘reality show ünlüsü’ çıkana kadar…)
*
Schumpeter (1883-1950) biraz gürültüye gitse de, 20.yy’ın en önemli ekonomistlerinden biridir. Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi adlı temel eserinde ‘yaratıcı yıkım’ (creative destruction) diye bir kavramdan söz eder.

Yeni girişim(ci)ler ve inovasyon sayesinde kapitalist sistemin sürekli bir devrim ve değişim yaşadığını; yeni üretim faktörlerinin eski faktörleri yok ettiğini ve yerine yenilerini yarattığını söyler.
Bu ‘yaratıcı yıkım gelişimi’ kapitalizmin esas temelidir; ister istemez her kapitalist teşebbüs er veya geç bu gelişime ayak uydurmak zorundadır…” der.

Bu teoriye göre, yenilik yapmayan, yenilikçi olmayan, olamayan şirketler ve ekonomiler rekabet gücünü kaybeder.
Kimi yöneticilerimiz Schumpeter’in bu teorisinin ruhuna nüfûz edememiş, lafzına takılıp kalmışlardır. ‘Yaratıcı yıkım’ lafını yanlış anlamışlardır, ‘yıkım konusunda yaratıcı olmak’ gerekir zannetmektedirler. Bütün becerilerini bu yönde kullanırlar.

*
Geçenlerde Fransa’da bir kitap yayımlandı. Adı Yaratıcı Yıkım’ın Eleştirisi - Üretim ve Hümanizm şeklinde çevrilebilir.

Filozof Pierre Caye, günümüzde geldiği noktada kapitalizmin artık freninin tutmadığını, karşısında dengeleyecek bir gücün, muhalifinin kalmadığını ve bu yüzden kapitalist sürecin artık yerine koymadan yıktığını, tek yönlü yıkıma sebep olduğunu vurguluyor ve şu tezi savunuyor:
Günümüzde direniş (karşı koyuş, isyan) artık fizik değil, metafizik olmak zorunda.
(Aslında çalışma hayatında direniş, karşı koyuş, isyan bal gibi ‘fizik’ de olabilir de, olmuyor işte… Yoksa insanın içinden, birilerine bir kafa atmak gelmiyor değil…)

Gerçekten, bu çok doğru bir tespit.
Durup düşünmek zamanıdır…

Artık çalışma hakkının, ücretin, çalışma şartlarının ötesine geçip ‘Neden çalışıyoruz?’ sualine yeni ve çağdaş bir cevap aramalıyız.
Bu (‘yaşamsal’dan öte) ‘varoluşsal’ soruya vereceğimiz cevap, sırayı ‘Nasıl çalışmak istiyoruz?’ sorusuna getirecek ve yeni beklenti ve taleplerimizi şekillendirecek.

Bunu yaparken de, fizik değil metafizik direniş için, ‘Gezi ruhu’nu hayatın her anına yaymalıyız.
Bunu size 25 yılı ücretli, 40 yıldır çalışan bir ‘Vedat’ olarak söylüyorum.

Hangi Vedat mı?
Açık tribünden Davulcu Vedat!

Hürriyet-İK, 05.07.2015