6 Ağustos 2012 Pazartesi

The Unhappy End



Historia kanalı Londra Olimpiyatları’ndan birkaç gün önce güzel bir belgesel yayımladı.
Gençler, Jesse Owens’i bilmezler, hatırlamazlar. Oysa modern Olimpiyat oyunlarının en önemli sembollerinden biridir. Hatırlatalım.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi 1931 yılında yaptığı toplantıda 11’inci Olimpiyat Oyunları’nın Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılmasına karar verdiğinde Hitler ve nazileri henüz iktidarı ele geçirmemişlerdi. Hitler için 1936 oyunları bulunmaz bir propaganda fırsatıydı; ‘arî ırkın üstünlüğü’nü bu vesileyle dünyaya göstermeye kararlıydı. Ama Jesse Owens tek başına bu oyunu bozdu. Hitler, atletizmde ‘beyaz adamları’ geçerek 4 altın madalya kazanan bu siyahın elini sıkmamak için şeref kürsüsünü hışımla terk ederek kaçtı. Çok da sempatik bir insan ve mükemmel bir sporcu olan Owens bir anda Berlin Olimpiyatları’nın sembolü haline geliverdi.
Ancak bu muhteşem maceranın bir de karanlık yüzü varmış. Benim en azından bilmediğim.
Jesse Owens memleketi ABD’ye döndüğünde bir kahraman gibi karşılanmış. New York bayraklarla süslenmiş, halk sokaklara dökülmüş, konfetiler atılmış, milli marşlar söylenmiş…
Ancak Mr. and Mrs. Owens o gece, New York’ta yatacak bir otel odası bulamamışlar. Siyahların otelde kalmaları yasak olduğundan.
Gerçi Jesse ırk ayrımcılığının yabancısı değilmiş. Ohio Üniversitesi formasıyla peşpeşe rekorlar kırıp dünya çapında bir atlet olarak adını duyurmaya başladığı günlerde, Jesse akşam antrenman bittikten sonra çantasını alıp gettosuna dönmek zorundaymış. Siyah öğrencilerin kampusta kalması yasak olduğundan.
Atletleri yarışmaya götüren otobüs yolda bir lokantada durduğunda, Jesse, diğer siyah atletlerle birlikte, otobüste oturup çantasındaki nevaleyle yetinmek zorundaymış. Beyazlarla aynı lokantaya gitmesi yasak olduğundan.
Alabama’lı bir yarıcının 10 çocuğundan biri olarak dünyaya gelen ve “siyahların varlıklarını sürdürebilmek için beyazların iktidarına eyvallah demek zorunda olduğu” (1) bir dünyada doğup büyüyen Jesse Owens, bir takım arkadaşının dediği gibi, “kötülüğe ve haksızlığa, iyilikle ve doğrulukla cevap vermeyi” bilmiş.” (2)
*
Ne güzel ve duygusal bir hikaye değil mi! Tam bir Amerikan rüyası!
Hani fakir ama onurlu kız sebat ile çalışarak... Hani siyah delikanlı, baskılardan ve ırk ayrımcılığından yılmayarak...
Hödö hödö yani. Yerseniz...
Gerçi başarı ve zafer intikamın en tatlısıdır ama...
Siz siz olun bu Amerikan propagandasına, ‘iyilerin eninde sonunda kötüleri yendiği’ THE HAPPY END martalavına sakın inanmayın.
40 bin yıllık insanlık tarihi göstermiştir ki, ‘öteki’ni bilmem ama, bu dünyada yapılan yapanın yanında kalır.
Kötülük, pislik, ahlâksızlık, alçaklık her zaman kazanır.
İyilik, doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık asla cezasız kalmaz.
Gerçekçi olun, önünüzde 4 seçenek var:
(a) Ya İsa Peygamber’in dediği gibi (‘öteki dünya’da) ‘sonuncuların birinci olacağı’na gönülden inanacak, böylece sürünmeyi bir mutluluk vesilesine dönüştüreceksiniz;
(b) Ya aldırmaz gibi yapacak, idealist takılacak, benim parada pulda gözüm yok, mühim olan insanlık filan diye kendinizi ve çevrenizi kandıracak, başarısızlığınıza kulp takacaksınız;
(c) Ya, şansınız var da becerebiliyorsanız eğer, siz de pisliğin biri olacaksınız.
(d) Ya da - ki ülkemizde en yaygın olanı budur - kendi çapınızda bir pislik olacak ama dindar takılıyorsanız (a), laik takılıyorsanız (b) ayaklarına yatacaksınız.
Sen ne yapıyorsun, diye soracak olursanız itiraf edeyim: (c)’ye iç çekip (b)’ye razı oluyorum.


(1) Tarihçi William J.Baken
(2) 1936 Belin Olimpiyatları’nda yarışan, Owens’ın takım arkadaşı Louis Zamperini


Hürriyet-İK, 05.08.2012


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder