22 Ekim 2012 Pazartesi

Sadece İngilizce’yi değil, herşeyi ‘oyun şeklinde’ öğreniyoruz artık


Eğitim, özellikle de kızların okuması Türkiye Cumhuriyeti’nin temel meselesidir.
Dincilerin küçük kızların eğitimini engelleme politikası da bundandır, PKK’nın Kürtler’in eğitimini baltalama politikası da...
Sömürü düzeninin devam etmesi için halk, özellikle de kadınlar cahil kalmalı.
2005/2006 eğitim ve öğretim yılı başlarken, başında Recep Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu Hükümet ile Hüseyin Çelik’in bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığı, sayıları o tarihte 25 milyonu aşan Türk gencine İngilizce’yi nasıl öğreteceğinin derdine düşmüştü.
Anacığımın bir lafı vardı, ‘Her rengi tamam, fıstıkî yeşili eksik’ derdi.
Türkçe’yi öğretmiştik, her şeyi öğretmiştik, sıra İngilizce’ye gelmişti.
Ben de 26 Ocak 2006’da bu konuyu yazmıştım.
O günlerde henüz Hürriyet İK’nın ağırbaşlı bir yayın yönetmeni değildim, üslubun kusuruna bakmayın.
*
Başlık: İngilizce dersleri artık ezberle değil oyunla öğretilecek
Türk gençliği, liseyi bitirene kadar toplam 1.000 saat İngilizce dersi görüyormuş. Gerçi birçok okulda İngilizce hocası olmadığı için görmek dedikleri bön bön bakmaktan ibaret ama olsun, kontör işliyor, kağıt üstünde de olsa 1.000 saat ders tamamlanıyor ya siz ona bakın...
Ancak, bütün dersleri ve bu arada Türkçe’yi mükemmel (!) öğrenmelerine rağmen... Türk gençliği adam gibi İngilizce konuşamıyor, yazamıyormuş bir türlü.
AKP buna da bir çare bulmuş.
İngilizce dersleri bundan böyle oyun şeklinde geçecekmiş.
(1) Model Lüksemburg’tan alınmış. Lüksemburg halkının en az iki ana dili vardır, Fransızca ve Almanca. Eğitim ve kültür seviyeleri, aile yapıları, sosyal çevreleri filan bakımından, gerçekten de Lüksemburg bizim Hakkari’ye, Şırnak’a, Çankırı’ya filan çok benzer!
(2) Dil eğitimi çocuğun doğal hayatı temel alınarak verilecekmiş. Mesela çocuk kesme-yapıştırma yaparken öğretmen ‘kes’, ‘yapıştır’ gibi talimatları İngilizce olarak verecekmiş. İngilizce öğretmeni ders sırasında çocuğa - doğal hayatını esas alarak - mesela ‘Ula Hüso, hele först kat’asın, leytır past’asın!’ şeklinde İngilizceyi, cümle içinde kullanarak, öğretecekmiş.
(3) Sonra efendim çocuğa ders ‘beden dili’ kullanılarak daha kolayca verilecekmiş. Bu uygulama da faydalı olur diye düşünüyorum. Zaten çocuk babası ve anası tarafından ‘beden dili’ kullanılarak eğitilmeye alışmıştır o yaşa kadar. İleride Hüso askerde başçavuştan, Ayşe evlenince beyinden ‘beden dili’ ile ikaz ve talimat alacaktır, şimdiden alışmasında fayda vardır!
(4) Dersler tiyatro gibi olacakmış. ‘Çocuğun verdiği fiziksel tepkiden anlayıp anlamadığı belli olacak’ imiş. Bu da yerinde... Van-Çaldıran’da bir köy öğretmeni bana dert yanıyordu: “Serdar abi, ilköğretim çocuklarına biyoloji, matematik, din ve ahlâk kültürü içeren müfredat vermemiz isteniyor bizden. Oysa biz, okulun ilk iki senesi öğrencilerimize Türkçe öğretmeye çalışıyoruz...” Onun için ‘tiyatro gibi İngilizce’ öğretmek iyi fikir. Öğrenci nasılsa daha Türkçe bilmediği için öğretmenle anlaşamıyor. Bari el kol hareketini denesinler...
(5) Haber aynen şöyle diyordu: “Ezber yok, görsel var: Kavramlar kitaptan ezberletilmek yerine görsel olarak öğretilecek. Mesela tahtaya üzerinde değişik hayvanların resimleri asılacak. Çocuklara hayvanların isimleri İngilizce olarak söylenerek, hangi hayvan olduğu bulunması istenecek.” Ne güzel bir fikir değil mi? ‘Aha on dı bilekbord yu si e nays kow. Ayşe milk di kow may dotır...’
(6) Eğer buna rağmen çocuk gördüğü hayvanın İngilizcesini hâlâ bulamazsa, öğretmen öyle lank diye söylemeyecek, bir ipucu daha verecekmiş; yine haberden: “Çocuk bulamazsa öğretmen o hayvanın sesini çıkaracak. Kediyse “Miyav”, kuş ise İngilizce (!!!) “chirp, chirp” denecek” miş. Çocuk kedinin resmini görüp de tanımayacak kadar eblehse, İngilizce olarak ‘miyav’ deyince nasıl bilecek acaba?
(7) Bitmediiiii... Eğer çocuk İngilizce miyav deyince hâlâ ‘Hıh! Dis is e ket’ diyemediyse, yine haberden: “Bu yeterli olmazsa, kanat çırpılacak mesela.” Öğretmen, son bir ipucu olarak mesela kuşu anlatmak için ‘kanat çırpacak’mış. Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı sınıf öğretmeni elkitabına bakmak lazım, acaba öğretmen mesela mandayı yahut deveyi nasıl tarif edecek?
(8) Ve haberin bitirici final cümlesi: “Türkçe’yi de gramerle ve kitapla öğrenmiyor çocuklar. Duyarak öğreniyorlar. Cümle kurmayı da Türkçeyi nasıl öğreniyorsa öyle öğrenecek.” Yani... bir bok öğrenemeyecek!
(Not: Alıntılar, 29 Aralık 2005 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan Salif Usul imzalı haberdendir.)
*
Milli Eğitim’de bir devrim sayılabilecek bu uygulamanın 7’nci yılını idrak ettik.
Türk gençleri, kürsüde kuşları, inekleri taklit eden, İngilizce’yi cümle içinde kullanan öğretmenler sayesinde İngilizce’yi çözdü mü, bilemem.
Ama bu uygulamadan memnun kalınmış ki, Milli Eğitim’le sınırlı kalınmayıp, İçişleri, Dışişleri, Ekonomi alanlarında da, hasılı her konuda ‘Lüksemburg Modeli’ uygulanmaya başlandı.
Bir temaşadır gidiyor. Kimileri kürsüde beden dili kullanıyor, kimileri kanat çırpıp ‘chirp chirp’ diyor.
Bu iş bir komediye döndü...

Hürriyet-İK, 21.10.2012

1 yorum:

  1. türkçe'yi doğru bilmeden hiçbir yabancı dil öğrenilemez. deneyimim bu yönde, bana ingilizce öğretenler de hep bu şekilde bizi yönlendirdiler.

    YanıtlaSil