29 Eylül 2013 Pazar

Akademik değil ama pragmatik bir yazı



  İlk günden beri söylüyorum. Ben uzman gazeteci değil, askerlerin ‘düz piyade’ dediği anlamda, ‘düz’ gazeteciyim. Hürriyet İK’yı yönetmek beni insan kaynakları uzmanı yapmaz. Ama bunca yıldır konunun içinde olunca haliyle bir aşinalık oluşuyor, insan bir şeyler öğreniyor, bir fikir ediniyor.

Bu hafta Hürriyet İK’nın, Burcu’nun (Özçelik Sözer) hazırladığı kapak konusu ‘tükenmişlik sendromu’. Batılıların ‘burn out syndrome’ ya da kısaca ‘burn out’ dediği.

Hem bu haberimizi okurken, hem de bu vesileyle ve merak saikiyle yabancı kaynaklara göz atarken fark ettim ki...

Molière’in Kibarlık Budalası’nda, Mösyö Jourdain nesir (düzyazı) şeklinde konuştuğunu öğrenince, “Demek kırk yıldan fazladır bilmeden, farkında olmadan nesir söylüyorum” diye sevinir ya...

Bendeniz de, bu köşede yıllardır ‘tükenmişlik sendromu’ndan, bu hastalığın sebep ve emarelerinden söz edermişim de haberim yokmuş meğer. Bir sevindim bir sevindim.

Lakin ben – fıkradaki adamın arkadaşına ‘Benim kızım da o...pu oldu ama ben senin kadar güzel anlatamıyorum’ dediği gibi – öyle psikologlar gibi bilimsel laflar edemiyorum haliyle.

Aynı konuda olacak gene bugünkü yazı. Ama ben, haddim sınırları içinde, psikolojinin ve İK’nın araştırma konularından biri olan ‘tükenmişlik sendromu’ndan değil, babadan kalma ‘bıkkınlık’tan söz edeceğim. Sebep, sonuç ve tezahürleri birbirine benziyor bu arada.

*

Mesela...

İnsan ne kadar idealist ise, kendini işine ne kadar verirse, işine ve şirketine duygusal olarak ne kadar bağlıysa, sonuçta mutsuz olma ve tükenme tehlikesi o kadar yüksek.

Hani benim terbiyesizlik edip ‘şevk ile çalışanı zevk ile öperler’ dediğim konu.

Çok hevesle çalışıyorsunuz, ama yeteneğiniz yok, şartlar elvermiyor, iş yoğunluğu nefes aldırmıyor, yöneticiniz elinizi ayağınızı bağlıyor, patronunuz takdir etmiyor, iş arkadaşlarınız ayak uyduramıyor, çalışanlarınız yetişemiyor, bürokrasi geçit vermiyor, vs, vs.

Neticede sonuç alamıyorsunuz, daha doğrusu aldığınız sonuç, haklı veya haksız beklentilerinizin çok gerisinde kalıyor.

Bir müddet sonra, havanda su dövmekten, akıntıya karşı kürek çekmekten, gölgelerle kavga etmekten, ayak çalımlarıyla uğraşmaktan, işten çok insanla cebelleşmekten bıkıyorsunuz. Hevesiniz kırılıyor, veriminiz düşüyor.
Siz de, artık psikolojinize kalmış, ya depresyona giriyorsunuz (bakınız burn out) ya da, büyük çoğunluk gibi,  koyuveriyorsunuz.

Sistem sizi hizaya sokmuştur.

*

Görece kurumsallaşmış ve nispeten iyi yönetilen (çünkü zaten yönetim kurallarını ve başarı ölçütlerini belirleyenler de onlardır) uluslararası şirketlerde iş yükü, ulaşılamayan hedefler, çalışanlar arası rekabet gibi olumsuzluklar tükenmişlik sendromunun en önemli sebepleridir. Bunlar zaten psikoloji, yönetim ve İK kitaplarında bol bol anlatılıyor.

Ama öyle gerçekler var ki - bunlar gerçek gerçekler olduğu için - akademik makalelerde, yönetim danışmanlığı kitaplarında filan bulamazsınız. Mesela?

Mesela kötü yönetilen şirketlerde (ki Allah’ın bildiğini kuldan saklamanın anlamı yok, bizim şirketlerin çoğu kötü yönetilmektedir) çalışanlar birkaç kategoriye ayrılabilir:

Koyunlar: Asla tükenmeyenler çünkü zaten bırakıldıkları yerde otlayıp efor harcamayanlar (çoğunluktadırlar) ; ki ikiye ayrılırlar: Bir şey olmaya, bir yere gelmeye zaten baştan niyeti olmayanlar (kendi tercihleri); ve şu veya bu şekilde ne-kadar-ekmek-o-kadar-köfteci haline getirilmişler (yönetimin kabahati)

Çakallar: Sadece yapar gibi yapıp, bir sürü de gürütlü koparıp, asıl mesailerini patrona-CEO’ya yalakalığa harcayanlar (kötü yöneticiler bunları hemen müdür, koordinatör filan yaparlar)



Çoban köpekleri: Çabalamış ama sonunda teslim olmuşlar (burukturlar, kırıktırlar, işlerini aksatmayacak kadar profesyoneldirler ama her işi gönülsüz yaparlar)



Kurtlar: Davadan dönmeyen, daha doğrusu başlarına gelen binbir beladan sonra hâlâ akıllanmayan arıza tipler (sayıları çok azdır ama her şirkette vardır; bunlar mesela şirketin menfaatini patrona karşı koruyacak kadar saftırlar; altlarını ezip üstlerini gözetecekleri yerde, çalışanların üç kuruş zammı için İK yönetimiyle papaz olacak kadar bilinçsizdirler; patrona yalakalık yaparak yükseleceklerine işlerini iyi yapıp yerlerinde sayacak kadar beceriksizdirler; ama işin sahibi gibi çalışmaya devam ederler ve patronlar da bunu bal gibi bilirler...)

Koyunların kimseye faydası yoktur.

Çakalların sadece kendilerine faydası vardır.

Çoban köpeklerinin sadece şirkete faydası vardır.

Kurtların sadece kendilerine zararı vardır, diyeceğim ama, şirkete de bir faydaları olmalı ki hâlâ kovulmuyorlar.

Hürriyet-İK, 29.09.2013



2 yorum:

  1. Peki ben tam olarak hangisiyim,neresindeyim sorusuna cevap arıyorum yazınızda.Tam olarak tükendim tükeniyorum derken hürriyet kampüs sitesi üzerinden bulduğum bir maille size ulaşmaya çalıştım ama başarılı olamadım,doğru yer burası değildir bilirim ama size ulaşabileceğim bir mail adresi alabilirsem eğer belkide koyunlar yoluna girmekten kurtulabilirim,ilginiz için şimdiden teşşekkürler :)

    YanıtlaSil
  2. Global bir firmada calisiyorum firmanın asıl sahipleri(bir ulkenin halkindan) neredeyse yedi gün çalışıyorlar. Burn out felan olmuyorlar, nasıl olu(mu)yor bu bilmek isterdim. Sanırım bu durum ırk ve kültür ile de ilgili. Acaba bununla ilgili bir çalışma var mıdır?

    YanıtlaSil