29 Mart 2013 Cuma

Tımarhane

Borges’in sözüdür: “Her büyük adam iki adamdır ve gerçek olan daima diğeridir” der.

Bir tımarhanede çalışıyorum kitabının yazarı Martin Wehrle ise “Hemen her şirket iki şirkettir” diyor: “Biri dışarıya gösterdiği yüzü ya da olmayı hayal ettiği hali, diğeri içeriden görünen yüzü yani gerçek hali…
*
Wehrle bir yönetim danışmanı ve yönetici koçu. Yüzlerce çalışanla bire bir sohbet ederek sorunlarını dinlemiş, görüp de görmezden gelmek zorunda kaldıklarını, söylemek isteyip de söyleyemediklerini derlemiş.
Tımarhane’ dediği şirketi özetle şöyle tanımlıyor:
Bilanço rakamlarını belki ezbere bilen, şirket dışı partnerlerle senli benli olan, vaktini sürekli önemli toplantılarda geçiren, ama şirketin iç gerçeğine gözü kulağı kapalı, iç işleyişi ve çalışanlarının sorunlarını bir ofisboy kadar dahi bilmeyen yöneticilerin elinde kalmış şirket...
Wehrle, bir şirketin ‘tımarhane’ haline geldiğini şu 4 ipucundan anlayabilirsiniz, diyor:
(1) İki yüzlülük: Şirketin resmî söylemi laftan ibarettir, icraat yoktur.
(2) Hepbanacılık (aç gözlülük): Şirket sadece ve sadece kârını düşünür.
(3) Beniçincilik (egosantrizm): Şirketin gözünde aslında ne müşterileri ne çalışanları vardır, sadece kendini düşünür.
(4) Amatörlük: Şirket yöneticileri sürekli yanlış kararlar vermekte ve yanlışta ısrar etmektedirler.
Ancak Wehrle uyarıyor:
Bir şirkete ‘tımarhane’ demek veya dememek sizin bakış açınıza bağlı. Bu ihtihar eğilimli sisteme mükemmel uyum sağlayıp çok mutlu olanlar da vardır. Aynı şirkete bakıp ‘müthiş proaktif’ demek de mümkün ‘zıvanadan çıkmış’ demek de; ‘acayip becerikli’ demek de ‘iş ahlâkı sıfır’ demek de...
Gerçekleri sizin nasıl algıladığınıza bakar!
Yapmanız gereken, “Şirketimin değer hükümleriyle, iş yapış biçimiyle mutabık mıyım?” sorusunu kendi kendinize sormak.
Hayır diyorsanız, mümkünse arkanıza bakmadan kaçın. Çünkü ya mecburiyetten veya farkında olmadan sizin karakteriniz de bozulacaktır; ya da giderek huzursuz, mutsuz ve dolayısıyla başarısız olacaksınız demektir.
Çalıştığı şirkette mutsuz olmak, insana akıl sağlığını kaybettirir.
*
Peki ya kaçıp kurtulamıyorsanız?
Patrondan başlayarak diğerlerini akıl yoluna getiremeyeceğinize göre (bakınız Eğer siz aptalsanız, Hürriyet İK, 15 Nisan 2012) şikayet edip durmayın.
Hem bir tımarhaneye hizmet edip hem tenkit etmek tutursızlığın ta kendisidir” diyor Wehrle.
En azından şikayet edip rahatlıyorum” demek de doğru değilmiş. Yazar “Her eleştiri sahibine geri döner, şuur altına yerleşir; sonunda şikayet eden de şikayet ettiklerine benzemeye başlar” diyor.
*
Çalıştığınız tımarhaneyi sürekli eleştirmenin, şikayet etmenin zararını en çok kendiniz çekersiniz.
Çünkü işe yönelmesi gereken enerjinizi bu yolla tüketirsiniz. (Ve tabii aslında iş yerine peşin bahane üretirsiniz.)
Şirketin ve yöneticilerin hatalarına, zaaflarına kafa ve çene yormak hem enerji ve vakit kaybı, hem de mutsuzluk sebebidir.
Özetle “Bu çabayı‘çalışma hayatımı ideallerimle daha uyumlu ve daha yaşanır hale nasıl getirebilirim’ sorusuna cevap aramaya ve bulduktan sonra da harekete geçmeye harcayın” diyor yazar.
Çok iyi anladığımı söyleyemem.
*
Bu satırların yazarı ise, tımarhane tanımının size çok tanıdık geldiğinden emin.
Ve Martin Wehrle’den daha açık sözlü olma iddiasında:
- Kaçabiliyorsanız kaçın, ama bu memlekette ‘akıl sağlığı yerinde’ bir şirket aramak pek de ‘akıl sağlığı işareti’ değildir.
- Kaçamıyorsanız, ortama uymayı deneyin. Onlar deliyse, siz zır deli olun. İki yüzlülük, hepbanacılık, beniçincilik, amatörlük öyle olmaz, böyle olur deyin.
- Ha bunu da mı beceremiyorsunuz? O zaman (a) yapabiliyorsanız başınızı sallayıp maaşınızı alın, şirketin gidişatı vız gelip tırıs gitsin, batarsa batsın, yapar gibi yapın emekliliğinizi bekleyin; (b) ya da (ismi lazım değil gibi) enayinin biriyseniz, maaşımı hak edeceğim, aldığımdan çok vereceğim diye namusluluğu ve dürüstlüğü marifet saymaya devam edin. Sürünün...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder