23 Ocak 2013 Çarşamba

Vergi ödememek için erken ölür müsünüz?





Prof.Dr. Şükrü Kızılot Hürriyet’te günlerdir yazıyor; gelir vergisi kanununda önemli değişiklikler yapıldı, vergiler kimi durumda 100 katına çıkıyor, mirasçıların fena halde canı yanacak, diyor.

Bu değişiklik, British Columbia Üniversitesi’nden Wojciech Kopczuk ile Michigan Üniversitesi’nden Joel Slemrod’un The Review of Economics and Statistics’in Mayıs 2003 sayısında yayımlanan bir makalesini yeniden gündeme getiriyor. Konu ilginç ve çok eğlenceli:

‘Mirastan alınan vergilerin artması veya azalması insanların ölüm tarihini etkiler mi?’

Kimse vergi ödemekten hoşlanmaz. (Bakınız: İradesiyle vergi ödeyen enayidir - Hürriyet-İK 18.09.2011) Zenginler, fakirler kadar da hoşlanmaz. Ama bu antipatiyi, ölüm tarihini erkene almaya yahut ertelemeye kadar vardırabilirler mi?

İnsanlar ev alacakları, evlenecekleri hatta çocuk yapacakları zamanı seçerken ödeyecekleri vergiyi dikkate alıyorlar da, hayatlarının en önemli hadisesi (yani ölüm) söz konusu olduğunda niye es geçsinler?

*

1999’un son aylarında ABD’de doğal ölümler (daha önceki yılların aynı dönemine göre) azalmış. 2000’in ilk aylarında ise ortalamanın çok üzerinde ölen olmuş. İddiaya göre bunun sebebi… ihtiyarların ‘ölmeden dünya gözüyle 2000 yılının yılbaşını yani Milenyum’u bir göreyim’ iradesi imiş.

Çünkü - gazeteci ve blogger Pierre Barthélémy’den öğrendim - insan, mesela doğumgünü, önemli bir dini bayram yahut çocuğunun mürüvveti gibi ‘çok istediği ve beklediği bir tarihe kadar’ dişini (veya başka yerini) sıkıp ölmeyebilirmiş.

Bilime inanan bir insansanız, bunu ‘beynin ve iradenin gücüne’ yahut ‘psikolojinin önemine’ bağlayabilirsiniz. Dine inanan bir insansanız Azrail’in hoşgörüsüne…

Yukarıda sözünü ettiğim makaleye bakarsanız, vergi oranlarında yapılan değişiklikler de, aynı şekilde, insanların ölüm tarihini öne almasına veya ertelemesine sebep oluyormuş.

İki akademisyen, ABD’de 13 kez veraset ve intikal vergisi değişikliği yapılan (8’inde vergi oranları artırılmış, 5’inde indirilmiş) 1917 ila 1984 yılları arasını incelemişler. Bu 67 yıllık dönemde ölen onbinlerce insanı taramışlar. Acaba vergi mevzuatındaki değişikliğe denk gelen dönemlerde ölüm ortalamalarında bir değişiklik olmuş mu?

Sonuç: Evet!

10.000 dolar daha az vergi ödeme imkanı var ise, insanların % 1,6’sı ölümünü öne alıyor veya erteliyormuş.

*

İlginç bir sonuç ama, araştırmacılar, kendileri de kabul ediyorlar: İstatistik açıdan vergi oranı ile ölüm tarihi arasında bir korelasyon varsa da, bu ‘insanların vergiden kaçınmak için erken ya da geç öldüklerinin ispatı’ olamaz elbette.

Ayrıca, mirasçıların vergiden kaçınmak için ölüm tarihini değiştirmiş olmaları da ihtimal dahilinde.

Bu arada, 1984’ten bugüne tıp çok ilerleri.

Meslektaşım Barthélémy’nin de dediği gibi, artık bugün düşük vergi ödemek için dedeyi makinaya bağlayıp yeni vergi kanunu yürürlüğe girene kadar yaşatmak, yahut artan oranlara yakalanmamak için fişini erken çekmek de mümkün.

Not: Hükümet zaten kendinden olmayan doktorlara gıcık. İster misiniz işgüzar savcının biri bu yazıyı ihbar kabul edip ‘Doktorlar vergi kaçakçılarına yardım ve yataklık yapıyor’ diye soruşturma başlatsın!

Hürriyet-İK, 27.01.2013


17 Ocak 2013 Perşembe

Duvara konuşan adam




10 yıl önceye ait bir yazı geçti elime. Gene Hürriyet’in bir yan yayınında, Avrupa’daki komünist partilerle ilgili ‘ciddi’ bir yazısın ertesi, şöyle yazmışım:

*

Bayram arifesi sıktım biliyorum. Hayat yeteri kadar ciddî zaten... Ayrıca, bir sürü laf ediyorum, ona buna kakıyorum ama, hedef aldıklarımın utandığı, sıkıldığı da yok maşallah. 
Acaba burada boşuna mı konuşup duruyoruz?

Kudüs'te görevlendirilen bir gazeteci, Ağlama Duvarı'nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevî'nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama:

- Adınız?

- David. Polonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla'da bir manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv'de bir çiçek serasında çalışıyor...

- Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı'nın önünde, dua ederken görüyorum.

- Evet, her sabah dükkânı açmadan buraya gelirim. Dünya barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim. Öğle tatilinde bu sefer insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan'a yalvarırım. Akşam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.

- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?

- İsrail'e göçtüğümden beri, yani 40 yılı geçti.

Gazeteci çok etkilenmiş, heyecanla sormuş:

- 40 yıldır her gün dua ediyorsunuz. 40 yıldır yılmadınız. Bugün nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?

Uzun uzun iç geçirmiş yaşlı Musevî; sonra bezgin bir sesle cevap vermiş:

- Vallahi artık bilemiyorum, demiş. İçimde, sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir his var.

(Hürriyet-internet, 2 aralık 2002)

*

On yıl sonra gene aynı yerdeyim.

Duvara konuşasım yok bugün…

Hürriyet-İK, 20.01.2013




13 Ocak 2013 Pazar

Sakın bu soruları sormayın sonra sizi gazeteci sanırlar

Hükümet, bireysel emekliliği desteklemek için yeni bir uygulama başlattı. Eskiden bireysel emeklilik priminin bir bölümü gelir vergisinden düşülebiliyordu. 1 Ocak’tan itibaren inandırıcı olmayan gerekçelerle bu sistem değişti ve vergi indirimi yerine devletin sisteme girenlere katkı yapacağı müjdelendi.

Ekonomi sayfalarındaki haberler ‘Devlet istisnasız herkese % 25 katkı yapacak. Emeklilik faizden çok kazandıracak.’ diyordu.

• Kendi sigortalısına, yani eski SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı (yeni Sosyal Güvenlik Kurumu) emeklilerine utanılacak bir emekli maaşını reva gören devlet (*), ne yüzle özel bankaların kurduğu bireysel emeklilik fonlarına vatandaşın vergileriyle destek veriyor diye soran yok.

• Devlet özel bankalara (ve belki de Türkiye’ye girmek için bu uygulamayı bekleyen yabancı emeklilik fonlarına) teşvik verecek parayı bulabiliyorsa, niye SGK’ya aktarmıyor, niye adam gibi bir emeklilik sistemi kurmaya çalışmıyor?

• Bireysel emeklilik için para ayırabilen vatandaşlara devletin katkı yapması, bu imkana sahip olmayan fakir fukaraya karşı haksızlık ve ayrımcılık değil mi? Asgari ücretlinin üç kuruş gelirinden kesilen vergilerin imkanı olanların emekliliğini yahut özel bankaların fonlarını desteklemek için kullanılması yasal mı, meşru mu?

• ‘Devlet herkese % 25 katkı yapacak’ demek, 100 lira yatırana 25 lira, 100 bin lira yatırana 25 bin lira katkı demek, değil mi? Değil. Devlet katkısı yıllık asgari ücretin % 25’iyle sınırlı. 2013’te üst sınır aylık 250, yıllık 3.000 TL. Yani 100 bin TL prim ödeyen % 25 değil, % 3 katkı alacak. Hasılı herkese % 25 katkı lafı yalan. ‘Devlet bireysel emeklilik sistemine girenlere yıllık 3.000 TL’ye kadar katkı yapacak’ derler buna. Maksat vatandaşı kandırmak değilse elbet.

• ‘İstisnasız herkes’ dedikleri de, ‘bireysel emeklilik sistemine gidenlerden ayda 1.000 TL’ye kadar prim ödeyenler’ demek aslında. Peki Türkiye’de acaba kaç kişi, çoluğunun çocuğunun geçimini temin ettikten, varsa resmî sigorta primini ödedikten, asgarî tasarrufunu sağladıktan, asgarî yatırımını yaptıktan sonra, bir de üstüne bireysel emeklilik için para ayırabilir? Herhalde ekonomi sayfalarının dediği gibi ‘istisnasız herkes’ değil.

• Hürriyet’in bir ekonomi yazarı, % 25’i cepte farz ederek ‘Yüzde 25 getiri bugün hiçbir yatırım aracında yok’ diyordu. Doğrudur, aylık 1.000 TL’ye kadar emeklilik primi ödeyenler için % 25 ekstra prim söz konusu. Ödenirse elbet. Maksat küçük tasarruf sahiplerini desteklemek olsa, itirazım yok. Tabii ki söz konusu devletin, önce tasarruf yapma imkanı olmayan, değil tasarruf, geçimini temin edemeyen gerçek fakir kesimin sosyal güvenliğini temin etmiş olması kaydıyla. Türk devleti bu görevini yerine getirmiş midir?

Bireysel emekliliğe girebilen azınlığın günü geldiğinde emekli olup parasını alabilmesi ve devletin söz verdiği katkıyı sürdürmesi de ayrı bir konu elbette.

Eski bir yazıda 'devletin, temel görevlerini özelleştirme hakkı yoktur. Yoksa... Sağlık gitti, eğitim gitmek üzere, güvenlik ve adalet de sırada' diye yazmıştım. (Eğitimin Millî’si nerede kaldı? 9 Ekim 2011) Doğrusu emekliliğin özelleştirilebileceği ve devletin bunun için teşvik primi ödeyebileceği aklıma gelmemişti.

Böyle giderse Türk Devleti’nin fonksyonu, vatandaştan zorla vergi almak, sesini yükseltenlerin üstüne polis ve asker salmak, savcılarla suçlayıp hakimlerle mahkum ettirmek ve gardiyanlarla hapiste tutmaktan ibaret olacak.

(*) Türkiye’nin emeklilik ayıbı konusunda bakınız Hürriyet İK 3 Ağustos 2008, 10 Temmuz 2011, 8 Nisan 2012

Hürriyet İK, 13.01.2013

6 Ocak 2013 Pazar

Gangnam Style



Geçen hafta televizyon dizileri, bu hafta Gangnam Style...

Ses getirebilmek ya da gündemde kalabilmek ümidiyle, gündemde ne varsa sazan gibi atlayan köşe yazarlarına benzetilmek endişem olmadığı için (çünkü hiç gündemde olmadım, olmak için bir gayret göstermedim, gösterseydim de başaramazdım) rahat rahat bu konularagiriyorum.
Görmemiş, duymamış olamazsınız: Gangnam Style (1) diye bir ‘şey’ortalığı kasıp kavuruyor.

Lütfedip beni okuyanlar büyük bir olasılıkla benim kafamda olduğu için, sizin de bu ‘şey’den tiksindiğinizi tahmin edebiliyorum.
Ama küçümsemek yanlış. Yaşadığımız dünyayı anlamak isteyenlerin bu fenomene bir izahat araması şart.

Nasıl oluyor da bu kadar sevimsiz, komik, ‘kiç’ bir şarkı ve dans internette 5 ayda 1 milyar kez izleniyor? (Bu bir dünya rekoru imiş.)
Nasıl oluyor da BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’dan Google’ın patronu Eric Schmidt’e herkes bu ‘şey’den söz ediyor?

Seçim kampanyası sırasında Al Green’in Let’s Stay Together’ini, Robert Johnson’un Sweet Home Chicago’sunu mırıldanan Barack Obama’nın bile ‘Tekrar seçilirsem Gangnam Style dansıyapabilirim’ diye vaat etmesi herhalde boşuna değil.
*
Erkek dergisi GQ’nun yayın yönetmeni, yazar Emmanuel Poncet diyor ki (2):

* Gangnam Styledünyanın ağırlık merkezi’nin ekonomiden sonra kültürde de Uzakdoğu’ya kaydığının müzikal ispatı.‘Kültürel güç dengelerinin yeni Kore-grafisi’. Düne kadar anglosaksonların elinde olan pop hakimiyetinin Kawaii(Japonca ‘minyon’) diye tanımlanan Japon gençlik değerlerine, daha doğrusu -Japonya da geride kaldığına göre - bunun Kore versiyonu olan K pop’a geçişinin bir göstergesi.
* David Getto gibi DJ’ler tarafından Batı diskolarında popüler hale getirilen ‘bling bling’ (sonradan görme, zevksiz, görgüsüz, dikkat çekmekten ve parasını göstermekten hoşlanan) hip-pop stiliyle video oyunu ve manga düşkünü ‘komplekssiz’ Uzakdoğu gençliğinin buluşması.

* Koreli Psy’nin topluma bulaştırdığı bu garip ‘gemi azıya almış at dansı’, belki bilmeden ‘pop kültürün yaşadığı şoku’ resmediyor. (Daha doğrusu ‘videoediyor’.) Papyon (ki Fransızca’da kelebek demektir) kravatı ve komik kıyafetiyle, Asyalılar’ın lüks düşkünlüğünü ve yeni kitlesel dandiliği tiye alıyor.
* Gangnam Style’ın başarısının bir sebebi de bir ‘haunting melody’oluşu. Psikanalist Theodor Reik’in 1925’te ‘takıntı müziği’ adını verdiği (umarım doğru çevirdim) ve bizi ‘huzurlu çocukluk dönemimize’ geri götürüp rahatlatan müziklerden. Sürekli tekrarlanan ‘Gangnam Style’ ve ‘oppa’ nakaratıve abuk sabuk hoplayıp zıplamalarıyla, primer itkelerimizi (pülsiyon) harekete geçiren bir ‘çocuk şarkısı’ yani. Koreli’nin de kendine sahne adı olarak ‘Psy’yani ‘psikoloji’nin kısaltmasını seçmesi tesadüf değil.

* Ayrıca, Psy’nin ve klipteki dansçıların şamanlar yahut kızılderili savaşçılar gibi zıplayıp durması ve ‘savaşçığlıkları’ atması da (tıpkı bu pop türünün en iyilerinden biri olan Queen’in We are the champions’u gibi) insanların‘diline ve bedenine dolanmasına’ sebep oluyor. Psy ve bu şarkıyla (alay ediyor ayaklarına) dans edip tepinen milyonlar, Koreli, Çinli, Amerikalı, Türk olsun (Türk’ü ben ekledim), bilinç altında aslında bezirgan küreselleşmeye karşıtepkisini ortaya koyuyor. Ama çocukça ve paradoksal bir tepki elbette.
*
Hani fıkradaki adam ‘Benim kızım da o...pu oldu ama ben senin kadar güzel anlatamıyorum’ demiş ya. Ben de yukarıda yazısından (ç)alıntı yaptığım meslektaşım Emmanuel Poncet kadar güzel analizler yapamıyorum. Meramımı kendi üslubumca anlatmaya çalışmama izin verin:
68 kuşağının toplumsal ve kültürel kalıpları kırmak ve her alanda özgürlüğünü kazanmak için verdiği mücadeleyeşahit olmuş; kendisi de özellikle Türkiye’de aynı uğurda çok ağır bir bedel ödemiş; bu arada yok saçını uzattı/eteğini kısalttı, yok blucin giydi, yok kızlarla/erkeklerle elele gezdi diye ‘büyükler’den işitmediği laf ve dinlemediği‘nasihat’ kalmamış bir 78 kuşağı mensubu olarak... benim ‘şimdiki gençler’ diye başlayan bir eleştiri cümlesi kurmamı beklemeyin. Sadece değer ve önem verdiğim için anlamaya çalışıyorum. Ve muhtemelen, tıpkı babalarımızı anlamayan dedelerimiz, bizi anlamayan babalarımız gibi, biz de çocuklarımızı ve onların kurduğu dünyayı anlamayacağız. Onların da ipinde değil zaten.
Şahsi olarak şu kadarını söyleyeyim ki...

Avrupalılar ve Avrupa kültürüne özenerek büyümüş çevre ülkelerin aydınları, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra dünyayıişgal eden Amerikan kültürünü, Amerikan değer hükümlerini ve yaşam tarzınıanlamakta zorlanmış, ‘materyalist-sonradan görme-görgüsüz-kro’ bulmuş ve küçümsemişlerdi. Çok da haksız değillerdi.
Bugün dünya ekonomisine hâkim olmaya ve dolayısıyla (ve mesela Gangnam Style’ı 5 ayda 1 milyar insana ulaştıran teknoloji ve iletişim devriminin de katkısıyla) dünya kültürüne, yaşam tarzına damgasını vurmaya başlayan Çin, G.Kore vb ülkelerin Gangnam Style’ın da hicvettiği değer hükümleri, kültürleri, yaşam tarzları, zevkleri... belli ki çok tartışılacak ve eleştirilecek ve küçümsenecek.

Ve gene ihtimaldir ki, tarihin kuralı gereği, gelen (Çinli) gideni (Amerikalı) aratacak!


(1) Hâlâ bilmiyorsanız, Gangnam, Güney Kore’nin başkenti Seul’ün modern ve zengin bölgesi. Video, bu semtte yaşayan ‘zengin çocukları’nın bir parodisi. Güya...
(2) Le Monde, 22.12.2012


Hürriyet-İK, 06.01.2013

31 Aralık 2012 Pazartesi

Dizilere ne mi oldu?


Radikal-2’de Meriç Demiray, “Dizi sektörünün üzerinde kara bir bulut dolaşıyor. Yeni diziler reyting alamıyor, eskiler seyircilerini kaybediyor. Yapımcılar tüm cesaret ve inisiyatiflerini kaybetmiş, ‘format’ peşinde. Sorun ne? Ne oldu?” diye soruyordu. (16 Aralık) Ve sorunu özetle şu hatalara bağlıyordu:

1. Reyting alıyor ve en çok son bölümleri izleniyor diye diziler uzadıkça uzadı.
2. Uzatılan süre ‘duran hikayeler’ ve ‘sessizlik’le doldurulunca dizilerin temposu yavaşladı.

3. Uzun çalışma saatleri ve kalitesiz mal sebebiyle deneyimli ve kalifiye insanlar (yazarlar, senaristler vd) kaçtı.
Ben uzman değilim, zaten çok kötü bir televizyon seyircisiyim, ama Türk kanallarını hiç görmüyorum. Çünkü bu kadar ‘aptal yerine koyulmak’ haysiyetime dokunuyor. Televizyonun karşısına geçebilecek en geri zekalı ve en ilkel homo televizyonus’u hedefleyen yayımları (hatta Reha Muhtar’dan beri haberleri) izlemeyi kendime olan saygım yüzünden reddediyorum. Gene de, Pierre Desproges’un esprisiyle ‘hiç televizyon seyretmiyor olmam televizyonlar hakkında bir görüşüm olmasına engel değil’.

Şu kadarını ben bile hatırlıyorum: Asmalı Konak’la başlayan (Mart 2002) ‘dizi furyası’ndan önce de benzer bir ‘yarışma çılgınlığı’ yaşanmıştı. Gene bütün kanallarda sabahın köründen gece yarılarına kadar yarışmadan başka şey yayımlanmaz olmuştu. Rekabet yüzünden fahiş fiyatlarla yurdışından satın alınan yarışma formatları aynı ucuz mantıkla bozulmuş, sakız gibi uzatılmış, ucuza mal etmek için sorulara ve içerik kalitesine para verilmemiş, adam gibi profesyoneller yerine uyduruk dizilerde yahut Biri Bizi Gözetliyor tipi teşhirci-röntgenci programlarında ‘ünlü’ (!) olmuş cahil-cuhelaya sundurulmuş ve sonunda yarışmalar da seyredilmez olmuştu.
Yukarıdaki paragrafta yer alan ‘yarışma’ kelimesini ‘sitkomlar’la, ‘kadın programları’ (yahut ‘gelin kaynana programları’) ile, hatta genelleyip ‘reality show’larla değiştirebilirsiniz.

Şimdi unuttuk ama böyle çok ‘furya’mız oldu bizim. Hepsinin de sonu aynı. Ve ne acıklıdır ki… hepsinin sonunu getiren sebepler de aynı:
1. Sürü psikolojisi: Herhangi bir kanalda başarılı bir program yayımlanınca (ki tek başarı ölçüsü reyting olan bir memlekette televizyonlarda kalitenin sürekli aşağı çekilmesi kaçınılmaz) en arsız ve yüzsüz şekilde taklit etmek; (‘Sürü psikolojisi’ deyince sadece ‘koyun gibi öndekinin peşinden gitmek’ anlaşılıyor, oysa sürü halinde yaşamak bir savunma yöntemidir. Zebralar, impalalar, gnular, antiloplar ‘kalabalığın içinde saklanarak’ düşmanlarından korunmaya çalışırlar. Kendi formatlarını ve şöhretlerini yaratama becerisi ve cesareti olmayan, sadece yurtdışından format satın almakla ve birbirini taklit etmekle yetinen, herkesin yaptığını yaparak korunmaya çalışan pek çok televizyon yöneticisi gibi.)

2. Tutan programın b.kunu çıkarmak: Bir program iyi gidince bütün kanallarda, her saat öğğğh dedirtene kadar çoğaltmak;
3. Reklamın b.kunu çıkarmak: İnsanların dizileri internetten reklamsız izleyebildiği bir çağda, diziyi bir türlü bitmeyen reklamlarla zırt pırt kesmek; yasakları delerek reklam yayımlamak için mümkün her türlü çakallığı yapmak;

4. Seyirciyi aptal yerine koymak: Türk seyircisini seyrettiğini anlamayan geri zekalı yerine koyarak (ki bir noktadan sonra ‘bu seyirci’ bile bıkıp seyretmez oluyor) program içeriklerinin (a) kalitesini sürekli düşürmek (b) tempoyu sürekli düşürmek; (c) diziyi özet-önceki özet-sonraki özet-tekrar diye 3-4 kere yayımlamak; (d) Her bölümün final sahnesinden önce 5 dk reklam seyrettirip son sahneyi lak diye kesmek, vesaire vesaire...
Televizyon dizileri bahane:

Kendini uyanık, herkesi aptal zannetmek; geçerli kuralları ‘birlikte ve birbirine saygı içinde yaşamak’ için lazım uygulamalar değil, engel hatta işine gelince (emniyet şeritleri gibi mesela) kurallara riayet eden ‘enayilerin’ önüne geçmek için fırsat gibi algılamak; arsızlık ve yüzsüzlük; neyin, nerede, ne kadar, nereye kadar yapılacağını bilmemek; ucuza ve kolaya kaçmak, ucuz adamla çalışmak; günü ve kendini kurtarmaya çalışmak...

Televizyon toplumun aynasıdır!


Hürriyet İK - 30.12.2012

 

24 Aralık 2012 Pazartesi

Bir kıyamet daha geride kaldı

Bu yazıyı okuyorsanız eğer, bu sefer de kıyametten yırttık demektir.

Gerçi benim içim rahattı: Biz asla bir işi söylenen gün ve saatte yapamayız, bu bir.

İşimize gelmedi mi, ‘zaman aşımına kadar oyalamakta’ üstümüze yoktur, bu iki.



*

Demek ki gene böyle bir kıyamet geyiği dönüyormuş ki, Ekim 2003’te Hürriyet internetteki köşede bir küçük ‘anket’ yapmışım.

Sormuşum: “Altı ay sonra dünyanın yok olacağını öğrenseniz ne yapardınız?

İki zıt ve radikal tepki gelmiş bu soruya; okurlar her zamanki gibi, kabaca iki büyük gruba ayrılmış Bursa şeftalisi misali:

Sağ köşede ‘apokaliptik’ okurlar.

Sol köşede ‘hedonist’ okurlar.

Toplu cevaplar şöyleymiş:

Ölümü beklemem, intihar ederdim : % 43.9
İşimi bırakır, sevdiklerimle birlikte olurdum : % 36.9
Bol bol seyahat eder, dünyayı görürdüm : %   9.5
Gıcığım olan biri(leri)ni temizlerdim : %  2.8
Kredi kartımla bol bol harcama yapardım : %  2.2
Çalar, çırpar, saldırır... Her türlü pisliği yapardım : %  2.0
Depresyona girer, köşemde beklerdim : %  1.4
Belki sadece ben kurtulurum diye hazırlık yapardım : %  1.3

*
Korkunç değil mi?

Tabii ki bu bir bilimsel anket değil, aslında istatistik açıdan da bir şey ifade etmiyor, ama gene de…

Demek yüz kişiden 44’ü böyle bir ihtimal karşısında ölümü seçecek.

49’u ölmeyi, öldürmeyi, talanı seçecek.

(Ki bence ‘Çalar, çırpar, saldırırdım’ cevabı çok daha yüksek olmalıydı.)

Muhtemelen, çoluğunu çocuğunu korkunç bir ölüme terk etmektense, onları da ‘beraberinde götürmeyi’ tercih edecek...

Tabii, anket sonucunu tartıştığımız bir meslektaşımın dediği gibi, ‘Dünyanın sonunun ne şekilde geleceği’ çok önemli, belirleyici. Herkes uykusunda ölecekse, kolay... Yani ‘korkunç bir ölüm’ ihtimali insanları intiharı tercih etmeye itiyor, olabilir.

Ama gene de – demek ki - apokaliptik tarikatlara (kıyamet tarikatlarına) şaşmamak gerekmiş…

Demek ki, insanları bir şekilde dünyanın sonunun geldiğine ikna ettiniz mi, topluca intihara götürmek çok kolay!

‘Şiddet toplumu’ dedikleri şey bu olsa gerek.
‘İşimi gücümü bırakır, sevdiklerimle birlikte olurdum’ (% 36,9) diyenlerle, ‘Bol bol seyahat eder, dünyayı görürdüm’ diyenlerin (% 9,5) tepkisi daha - sağlıklı diyerek diğerlerini hasta etmeyelim de - daha ‘insanî’ en azından...
*
Ben mi ne yapardım? sorusuna da cevap vermeye çalışmışım o mizahî olmaya çalışan yazıda.
‘Senaryoyu yazan ben olduğuma göre, hile yapardım’ demişim ve anlatmışım:
Bir defa, bir gazeteci olarak öyle gazetelerde her yazana, televizyonda her söylenene, yarım yüzyıla yaklaşan bir Türk olarak da bizi yönetenlerin herhangi bir dediğine kolay kolay inanmayacağıma göre, hesaplarımı iki senaryo üzerine birden kurardım:
1.Belli mi olur abi!.. senaryosu
2.Bize bir şey olmaz abi!.. senaryosu
Özetle sevdiklerimle bol bol birlikte olurken, nasılsa gidiyoruz diye gıcık olduklarımın canını yakardım.

Ama bu arada, fırsat bu fırsat, dünyanın sonu diye paniğe kapılan insanların evini, arabasını yok pahasına kapatır; yahut, ‘Göktaşı filan çarpar, 2B’ye girdi ayağına üstüne otururuz’ hesabı, Belgrad Ormanı’nın etrafını çitle çevirir, Boğaz sırtlarına gecekondu dikerdim... demişim o gün.

Aslında toplum olarak yapımızı da özetlemişim:

Hem apokaliptik, hem hedonist; hem büyük gönüllü, hem fırsatçı egoist; hem çocuk gibi masum hem potansiyel katil...

*

21 Aralık geyiğini ben de gülümseyerek izledim sizin gibi.

Hayat o kadar tekdüze ki, mesire niyetine AVM’lerde gezen, eğlence diye televizyonda birbirinden salak dizileri izleyen insanların, hayatlarına Kıyamet korkusuyla biraz tuz biber katmasında şaşacak bir şey yok.

Muktedirlerin de işine gelir, dikkatleri başka yere çeker.

Benim açımdan acıklı olan medyanın haliydi.

Yazmayı bile istemiyor canım: İçim sızladı!
 

Not: Yenileri çıkacaktır ama, sıradaki kıyamet Isaac Newton’un öngördüğü, o da 2060’ta. Beni uyandırırsınız artık!

Hürriyet-İK, 23.12.2012

16 Aralık 2012 Pazar

Gnothi seauton yani Kendini tanı!

Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın alınlığında yazdığı söylenir.
(Es kaza okuyan bir genç varsa, ‘Matrix filozofları’nın da anlayacağı dilde söyleyeyim: Bu söz, Kahin’in mutfağının girişindeki yazıdır.)
Spartalı Şilon’un, Miletli Thales’in, Sokrates’in, Pisagor’un yahut Atinalı Solon’un bir vecizesi olduğu iddia edilir. Bence Yunan’dan çok çok eskidir.
Belki de insanlık tarihinin en önemli bilgelik sırlarından biridir.
Genellikle Türkçe’de Kendini bil diye kullanılır ama, ‘kendini bilmek’ daha ziyade ‘aklı ve muhakemesi yerinde olmak’ gibi bir anlam taşıdığından (olumsuz hali ‘kendini bilmemek’ deyimi sebebiyle ve tabii ‘kendini bil kendini / kendini bilmez isen / patlatırlar enseni’ tekerlemesi sebebiyle) Kendini tanı bana daha iyi geliyor.
*
Hep tekrarlarım, gerçek bir entelektüel olan ilk basın patronumun sözüdür:
İnsan için önemli ve hayati olan hiçbir şey okulda öğretilmez.
Evde ve okulda her çocuğa kendini tanımanın neden çok önemli olduğu ve yöntemleri öğretilmeli.
Halbuki bizde, Türk ailesinde ve Türk toplumunda, bırakın kendini tanıyıp kendine karşı dürüst ve gerçekçi olmayı, insan, çevresine ve daha da vahimi kendine yalan söylemeye teşvik edilir.
Her alanda ‘doğru karar’ vermek için, insanın kendini iyi tanıması gerek. Ama bu, belki de dünyanın en zor işidir, çünkü insanın ‘kendine karşı dürüst olması’ hemen de imkansız. Hele de dürüstlüğün ‘aptallık’ olarak algılandığı bir toplumda.
Neyse, konu fazlasıyla derin ve felsefi. Sizi değil belki ama, beni aşar.
Çalışma hayatıyla sınırlayalım onun için.
*
Filozof Xavier Pavie, adını Kendinin Çırağı Olmak diye çevirebileceğim kitabında, insanın kendini tanımasının ‘hayatta başarılı olmak için’ ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. ‘Çalışma ortamı, insanın kendini başkalarıyla kıyaslaması için bulunmaz bir ortamdır’ diyor.
Tıpkı çocuğun, el bebek gül bebek büyüdüğü ve kendini eşsiz ve herkesten üstün sandığı aile ortamından çıkıp haddini ilk öğrendiği okul ortamı gibi. (Daha önce ‘sokak’ denilen hayat okulundan geçmemişse tabii ki…)
Pavie diyor ki, insanın kendini tanıması, kendinin bir bilançosunu çıkarması zor, çünkü bu ‘davada’ insanın hem acımasız bir savcı, hem tarafsız bir hâkim, hem zanlı, hem lehte ve aleyhte şahit olması gerek. Ama ‘İnsan, kendiyle kendini tartışabilir en azından’ diyor filozof; ‘Böylece, neyi yapıp neyi yapamayacağını bilir en azından, sınırlarını bilir…
Bunun için de (madem ki Eski Yunan’dan açtık sözü) şu 3 antik düşünce ekolünden birini seçebileceğini söylüyor:
1-Stoacılık: Özetle, ‘başına gelenlere metanetle katlan’ der insana. Mesela Epiktetos: “Dünyanın senin istediğin gibi olmasına çalışma, herşeyin olması gibi olmasına çalış, sen de huzurlu olursun” diye öğüt verir.
Çalışana ders: Sana haksızlık edildiğinde ses etme, olup bitenden duygusal olarak etkilenme, seni müdür yapmıyorlarsa ses etme.
2-Epikürcülük: Bu felsefe okuluna göre, özetin özeti, başarısızlığın ve tatminsizliğin acısını tatmamak için en iyisi ihtiyaçlarını ve isteklerini sınırlamaktır.
Çalışana ders: Muhteris olma, yükselmeye çalışma, iyi bildiğin işi yapmakla yetin ki, zorlanma ve başarısız olma.
3-Kinizm: Antisthenes’e göre "İnsanın kendiyle yaşamayı başarması" gerekir. Kinikler, başkalarının yargılarına önem vermezler, daha doğrusu kurulu düzene olan tepkilerini başkalarını ‘provoke’ ederek gösterirler.
Çalışana ders: No limit! Acaba başarabilir miyim diye, yahut ‘insanlar hakkımda ne düşünür’ diye takma; sadece menfaatini kolla, hakkın veya haddin olsun olmasın.

*
*     *
 
Yaratık dedikse kelebek değil
Ahmet Hakan köşesinde engelliler maçında ortalığı birbirine katanlardan söz ediyordu:
“Fanatizmden gözü dönmüş taraftarlar, tekerlekli sandalye maçında ortalığı birbirine kattılar, engelli basketbolculara saldırıp koltuklarını kırdılar. Taraftarlar tartışıyor: Beşiktaş taraftarı diyor ki: ‘Biz yapmadık.’ Galatasaray taraftarı diyor ki: ‘Biz yapmadık.’ Kim yaptı bilmiyorum ama bunu yapan insan olamaz. Tehlike büyük aslında... Çünkü bunu yapanlar her şeyi yaparlar. Ve her şeyi yapacak tıynette olan bu yaratıklar aramızda yaşıyorlar.” (Hürriyet, 11 Aralık)
İlahi Ahmet Hakan!
O yaratıklar bizim aramızda yaşamıyor, biz onların arasında yaşamaya çalışıyoruz.
Ben, mesela, bu yaratıklarla birlikte (yaratık dediğim kelebek değil haliyle) her gün iki fasıl araba kullanıyorum…