15 Nisan 2012 Pazar

Kalabalığın ortasında tek başına

Bugün, Hürriyet İK’nın kapak konusu Türkiye’de ücretlerin durumu, daha doğrusu benim takıntılı olduğum bir konu:
Türkiye büyüyor ve zenginleşiyor da... para kimin cebine gidiyor?
İktidar zenginlerinin’ diyeceksiniz. Bu bir yenilik değil.
Türkiye’de tek başına iktidara gelen her parti (Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi) kendi zenginlerini yarattı.
Bugünkü iktidarın zenginlerinin farkı ise; bir, pasta eskisine göre çok daha büyük olduğu için yedikleri dilimin de o kadar büyük olması; iki, bugünkü iktidarın zenginlerinin giyim kuşam tercihleri sebebiyle daha ‘görünür’ olması... O kadar.
Ekonomik zenginleşmenin kaymağını kim yiyor, derken, esas itibariyle (bizde hisse senedi sahipleriyle şirket sahipleri aynı insanlar olduğundan) sermayedar mı, çalışanlar mı, diye soruyoruz.
Tabii ki laf olsun diye soruyoruz, çünkü cevabı (özellikle biz küçük çalışanlar) zaten biliyoruz.
Bu yüzden, bir kere daha tekrarlamak istiyorum:
Ekonomik kriz ya da kriz tehdidini bahane ederek ücret artışını kısıtlamayın, ücretlere baskı yapmayın.
Ücretlileri de kalkınmanın ve büyümenin nimetlerine ortak etmek... herkesten çok sermaye sahiplerinin menfaatinedir.
Benim bildiğimi herkes de biliyor ama kiminin işine geliyor, kiminin gelmiyor.
Onun için izin verirseniz uzatmadan, hiç alakasız bir konuya geçelim.
Atalarımızın iki ayakları üzerinde doğruldukları andan itibaren ‘insan’ tanımına hak kazandığını düşünen bilim insanları var. Oysa milyonlarca yıl sonra bugün, mesela Tünel’den Taksim’e pek âlâ da iki ayağı üzerinde yürüyebilen, ama hâlâ ‘insan’ sıfatını kazanamamış milyonlarca canlı var.
İnsanın ölümü idrak ettiği ve ölümden sonrasını düşündüğü ve bunun bir işareti olarak da ölülerini gömdüğü andan itibaren ‘insan’ olduğunu düşünenler de var. Onlara da yukarıdaki gibi bir cevap verilebilir.
Şaka bir yana, insanı yakın akrabası maymun ve diğer hayvanlardan ayıran belirleyici özellik ‘KONUŞMAK’ daha doğrusu iletişim kurmak olsa gerek.
Nobel ödüllü Portekizli yazar José Saramago, sadece dincileri değil dindarları da kızdırmayı başardığı Kâbil adlı romanında, kâinatı ve bütün canlıları yaratan tanrının, Cennet bahçesinde sessiz sedasız gezinen Adem ile Havva’ya konuşma melekesi vermeyi unuttuğunu fark ettiğini, alelacele ağızlarına bir dil sokuşturduğunu anlatır.
Adam ile Havva o andan itibaren iletişime geçer ve bir çift haline gelir. Sonrası malum...
İnsanın ayağa kalktığı günden bugüne geçirdiği evrimde, akıl almaz gelişmesinde ileşitimin çok önemli bir rolü var.
Ancak...
Daha önce de sayfalarımızda yer verdiğimiz gibi aşırı iletişim insanları, özellikle de gençleri, sanıldığının aksine... yalnızlaştırıyor.
Sayımız 7 milyarı bulsa da, yani çevremizde, ailemiz ve sevdiklerimizle beraber en az 6.999.999.999 insan olsa da, iletişim imkanları düne kıyasla inanılmaz boyutlara erişse de...
Düşünün bakın; televizyonun, internetin, cep telefonunun, e-postanın, SMS’in, Facebook’un... aslında sizi sevdiklerinizden uzaklaştırdığını ve yalnızlığınızı arttırdığını idrak edeceksiniz.
İnsan yalnızlığa mahkum; yeryüzündeki en yalnız canlı.
Zaten muhtemelen yalnızlığını idrak edebilen tek canlı.
Herhalde yani, çünkü hayvanların ne düşündüğünü ve ne hissettiğini bilmiyoruz.
Her şeyi ama her şeyi konuşabileceğiniz bir insanınız varsa, ne güzel. Var mı?
Yoksa, Midas’ın berberi gibi sırrınızı toprağa gömmek de çare değil.
Hele hele herşeyin duyulduğu bilindiği günümüz dünyasında.
O zaman? Chto dielat? Ne yapmalı?
Kalabalığın içinde yapayalnızlık konusunu biraz daha düşünmeli ve tekrar açmalı...
 
Serdar Devrim, Hürriyet-İK 04.12.2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder