15 Nisan 2012 Pazar

Seni gidi kakırcı seni...

Geçenlerde kıtırcılardan söz ettik, sıra kakırcılarda.
Kakırcı dediğim, Yunus Emre’nin
Dilin ile şakırsın çok maniler okursun
Vara yoğa kakırsın sen derviş olamazsın
dediği anlamda kakırmak...
Kakırmak olaydı ger Muhammet de kakırdı
Bu kakırmak sende var sen derviş olamazsın
*
Merak ettim, bu kakırcılar ne menem insanlardır?
Çevrenizde bunlardan mutlaka vardır.
Bıkmadan, usanmadan, her gün, yok kantindeki yemekten, yok patronun cimriliğinden, şefin beceriksizliğinden, işte trafiğin sıkışıklığından, ne bileyim havanın sıcaklığından, konudan komşudan, havadan sudan şikayet eder dururlar.
Kakırdayacak bir şey mutlaka bulurlar.
(Ayrıca, her şeyin olumsuz yönünü bulmaya çalıştıklarından, yapıcı değil yıkıcı da olabilirler. Getirilen her önerinin ‘nasıl başarılacağı’ ile değil ‘neden yapılamayacağı’ ile işe başlarlar. Sonra da proje başkasına verilince gocunur, başarısızlığını bekler ve b.k atar dururlar.)
Gerçi kakırmanın faydaları da varmış, öyle diyor uzmanlar:
Mesela, birbirini hiç tanımayan iki insan asansörde bir araya gelince, lafa girmenin en kolay yolu ‘üçüncü bir konuda olumsuz görüş paylaşmak’mış.
Ne kökü kokuyor değil mi bu asansörin içi? Ne kadar da yavaş...
Ama madem ki çalışma hayatından söz ediyoruz, iş ortamı açısından, etraftakiler açısından, kakırcı çekilir biri değildir genelde.
Kakırmak, kısır bir olumsuzluk havası yaratmaktan başka işe yaramaz.
Psikologlar diyor ki:
*
Şikayetini yüksek sesle ve doğru kişiye aktarmak (ne beklediğini de söylemek yani çözüm önermek kaydıyla) hem medenî hem pozitif bir harekettir. (Gerçi Türkiye’de pek işe yaramaz. Muhatabın da medenî olması ihtimali son derece düşüktür. Zaten bizim insanımızın eleştiriye tahammülü yoktur, öneriyi de sevmez çünkü zaten işini herkesten iyi bildiğine kanidir.)
Kakırcılar ise bir karşı öneride bulunmazlar; aksine, değiştirilemeyecek ve düzeltilemeyecek şeylerden şikayet etmeyi tercih ederler.
Çünkü kakırcılar dile getirdikleri soruların çözülmesini değil, kakırabilmek için sürmesini isterler.
Zaten, kakırcıya ‘Eee? Önerin nedir?’ diye sorarsanız, cevap veremeyecek, gak-gukla yetinecektir.
‘Söz, kakırmayacağım!’ diye tercüme edebileceğim ilginç bir kitabın yazarı olan Christine Lewicki ‘21 günlük kakırma orucu’na girmeyi denemiş.
jarretederaler adlı blogunda bunun öyle kolay olmadığını anlatıyor.
Çünkü kakırmak insana iyi gelir, rahatlatır, diyor.
Kakırcıların kakırmaya psikolojik açıdan ihtiyaçları vardır.
*
Kakırcı ne yapmalı?
Kakırmak için kakırmayı, çevredeki insanları bıktıran ve uzaklaştıran kısır bir dırdır-vırvır haline getirmemek için ne yapmalı?
Önce kakırcının kakırdığının bilincine varması ve ortamı sürekli gerdiğini, etrafındakileri sıktığını ve yorduğunu idrak etmesi gerek.
Kakırmanın, gerçek soruları kendi kendine sormamak yani korkularını bastırmak; çözümsüz konularda sürekli söylenerek kendi hatalarını ve zaaflarını görmemeye çalışmak ve başarısızlıklarını dışsallaştırmak için geliştirdiği bir savunma mekanizması olduğunu anlaması gerek.
Önce kakırdığının, sonra da niçin kakırdığının bilincine varan insan, zaten kısır kakırmalardan ağır ağır vazgeçecek ve kakırmanın altında yatan gerçek sorunlarla yüzleşerek (belki de) bunları çözmeye çalışacaktır.
Özetle, kakırcının ‘bardağın dolu yarısına odaklanması’ çözümün ilk adımıdır.
Psikologlar diyorlar ki ‘İnsan, hayatındaki olumlu şeylerin bilincine vardıkça, hayatındaki olumlu şeyler de çoğalacaktır!
Yani, fizik kurallarının aksine, pozitif pozitifi çeker!..
Hadi bakalım...


Dip not: Meseleye kakırcı açısından baktım, çünkü kakırcı olmasam da, 30 küsur yıllık çalışma hayatımda dilimden çok çektim. Sövene dilsiz, dövene elsiz, gönülsüz bir derviş olmayı beceremedim. Tefekkür ile kabullenmek için artık çok geç. Bir sonraki safhaya geçip, olana bitene gülmeyi, düzeltemediğime göre bari eğlenmeyi deneyeceğim. Çünkü gördüklerim ve yaşadıklarım gerçekten bir traji-komedi haline geldi.


Serdar Devrim, Hürriyet-İK 08.04.2012


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder